KUZUNUN KASABINA AŞIK OLMASI SENDROMU-Dr.İlhami Pektaş

Kuzunun kasabına aşık olması yada İnsanın celladına aşık olması sendromu, psikolojide Stockholm Sendromu olarak bilinen bir terim olup anlamı kurbanların kendilerini esir alan kişiye karşı veya bir kurbanın kendisine psikolojik ya da fiziksel şiddet uygulayan kişiye karşı yaşama içgüdüsü ile korkuya dayalı empati ve sempati oluşturarak derin bir bağımlılık içinde onların duygularını anlama ve onlara yardımcı olmaya başlamaları şeklinde tanımlanıyor.

Stockholm’de, 23 Ağustos 1973 günü bir banka soygunu olur; soyguncu bir bankayı silahla basar ve içerdeki müşteri ve çalışanları rehin alır. Bir zaman sonra polis binayı kuşatır. Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi gelişir ama bankanın kuşatması bir haftaya kadar uzayıp polis de soyguncu da karşılıklı olarak taviz vermeyince içerideki rehineler ve olayı izleyen halkta “normal dışı davranışlar” ve huzursuzluk başlar. Bu süre içinde halk ve rehineler, soyguncuyu sevmeye ve polise tepki vermeye başlar. Banka içinde ayrıca bir rehine ile soyguncu arasında karşılıklı  bir sevgi ortamı da oluşur. Rehineler polisin bankayı basacağını fark edince soyguncuları uyarır. Olay “Soyguncular bankadan para çalamadılar ama bazı insanların kalbini çaldılar” biçiminde yorumlanır. Sonunda kriz, polis baskınıyla çözülür ama yaşananlar “rehinenin rehin alana, kurbanın avcıya, mahkûmun cellâdına âşık olma hali”  olarak psikolojiye yeni bir deyim kazandırır: Stockholm sendromu…

‘Stockholm sendromu’ olarak geçen bu davranışın altında, özellikle güçlü baskı ve şiddete maruz kalan bazı insanların, bu şiddet ve baskıyı uygulayan kişi karşısında büyük bir korku ve acizlik içinde kendilerini kurtarabileceklerine yönelik inanç yatmaktadır. Ana neden korkuya bağlı yaşama içgüdüsüdür. Kurban saldırgan ile kendisini özdeşleştirir ve hayatta kalmak amacıyla onun için hareket etmeye başlar. Kurban ihtiyaçları için kendisine baskı yapan kişiye bağımlı olduğunu hisseder ve saldırganın yaptığı küçük iyilikler onun gözünde büyür. Zaman içinde kurban olaylara saldırganın gözünden de bakmaya ve ona hak vermeye başlar. Kurban saldırganın şiddet eğilimini göz ardı eder ve yaşama içgüdüsü içinde bulunduğu tehlikenin de farkına varamaz. Kurban kurduğu bu ilişkiyi kaybetmek istemez  ve bundan dolayı saldırgandan ayrılması zorlaşır. Aslında bu davranış biçimi kurbanın kendi kararı doğrultusunda gerçekleşen bir olay değil korku ve şiddetin doğurduğu sonuçlardan birisidir.

Bu hikayede, bir “zalim” yani soyguncu, bir “kurban” yani rehineler ve bir “gözlemci” yani halk olmak üzere üç rolü içinde barındıran Stockholm sendromu’nun temel nedeni “kişilerin hayatta kalma ve bağlanma içgüdüsü”dür. Dış dünyadan tamamen soyutlanan ve muhtaç duruma düşen bu insanlar, ihtiyaçları için kendisine şiddet uygulayan, kötülük yapan bir zalime bağımlı duruma gelirler. Zalimin arada sırada yaptığı küçük iyilikler kurbanın gözünde büyür, zamanla kurban kendisini zalimin yerine koyup olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlar. Kurban tarafından zalimin şiddet eğiliminin tamamen göz ardı edilmesi sonucunda, içinde bulunulan tehlikede, kendisine dışarıdan yapılacak yardım da reddedilir. Kurban tek olumlu ilişkisinin zalim ile kendi arasında olan ilişki ve bağlantı olduğunu düşündüğü için bu ilişkiyi de kaybetmek istemez ve dolayısıyla zalimden ayrılması da zorlaşır. Hayati tehlikenin var olması, zalimin ara sıra arkadaşça ve yakın davranması, dış dünyadan soyutlanmışlık hissi, borçlu duruma düşürülme ve içinde bulunulan ortamdan kaçılamayacağına dair kuvvetli bir inancın varlığı zalimle onu bütünleştirir. Bu koşullar aile için şiddeti, geçmişin tekrar etme baskısını, iyileşmeye ve değişime karşı olan direnci de gösterir. Bu durumlarda şiddete uğramış yada borçlandırılmış mağdur kişi, zalimi kışkırtacak veya öfkelendirecek herhangi bir şey yapmaktan sakınır. Onun takdirini kazanmaya çalışır ve onun dostuymuş gibi davranır.

Ufak bir iyiliğe, verilen bir desteğe karşı bile çok yoğun minnet duyan, şiddeti ve şiddet tehdidini inkar eden, zalime ve kendine olan öfkesinin bile farkında olmayan, durumdan ve zalimden ötürü kendi kendini suçlama eğilimi olan, zalimin ihtiyaçlarına karşı aşırı duyarlı olan, zalim şiddet davranışını azaltsın diye onu memnun etme çabalarına yönelen, dünyayı zalimin bakış açısından değerlendiren, kendine ait düşüncelerini kaybeden, kendini de zalimin bakış açısıyla değerlendiren, zalimi iyi biri olarak ya da onu da kendisi gibi kurban olarak gören, hayatta kaldığı için zalime minnet duyguları besleyen ve ona karşı travmatik bağlanma belirtilerine sahip olan bir insan Stockholm sendromuna girmiş sayılır.

Dünyanın pek çok yerinde celladına aşık, Stockholm Sendromuna maruz insanlar ve toplumlar bulunmaktadır.  Alman sosyolog, filozof ve besteci olan Adorno, İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış bir insan olarak, “celladına aşık insan ve toplumları” şöyle tanımlamıştır: “Baskı belli bir yoğunlukta ve sürekli olursa, mazlumun tek kurtuluşu zalime, yani celladına aşık olmak olur”. İnsanın kendisini zora sokan, borç batağına düşüren, üzen koşulları benimsemesi, savunması ve bu koşulları yaratan nedenleri görmemesi, ezenin yanında yer alması demektir. Şiddet uygulayanın hedefi kurbanı borçlandırarak köleleştirmektir ve bu amaca kurbanın hayatının her alanında despotça bir denetim ve baskı kurarak ulaşır.  Bu kişiler suçlarını haklı göstermenin psikolojik ihtiyacı içindedir ve bunun için kurbanın sürekli onayına da ihtiyaç duyar. Zalim, bu yüzden durmaksızın kurbanından saygı, hürmet, minnet ve sevgi göstermesini talep ederler. Yani gönüllü bir kurban olması iyidir aksi durumda da baskı ve borçlandırma ile kurbanı kontrol altına alır.

Çünkü insan özünde bir canlıdır. Kendisine acı ve keder verse de, rahatsız olsa da eski ve tanıdık olanı  “güvenli”,  kendisini iyileştirecek olan yeniyi ise “tehlikeli” bulur, riskten ve değişimden korkar. Tıpkı bir kuzunun kasabını yada bir kurdu sevmesi gibi.

İşte bugün dünyada örneklerine sıkça rastladığımız ABD gibi emperyalist toplumlar ve baskıcı yönetimler bu yöntemi çok iyi kullanarak ele geçirmek istedikleri toplumları bir yandan borçlandırarak, bir yandan iç çatışmalar çıkararak, kendi kültürlerini aşılayarak, bir yandan da onları silahlandırarak ve sonrasında da özgürlük getirme vaadiyle o bölgenin toplumlarını parçalayarak celladına aşık olma durumuna getirmektedirler. Celladına aşık olan toplumlarda cellat emperyalist ülkelerin kültürünü, teknolojisini, silahlarını, yiyecek, içecek, giyecek vb. ürünlerini kullanarak mutlu olmaktadır.

REFERANSLAR

https://cemkece.com.tr/m-celladina-asik-olmak.html