HEDEF TÜRKİYE – Prof.Dr.Oktay SİNANOĞLU

HEDEF KOYMAK

Bilişim teknolojisinde kaydedilen olağanüstü gelişmeye yol açan ilk Kennedy oldu. J.F. Kennedy. O zaman diyeceksiniz; Kennedy 1963’de vuruldu, bunların çıkması ise 1980’den sonra.  Kennedy’nin ne dahli var bunda? Kennedy milletine hedef gösterdi; dedi ki: 10 yıl içinde aya gideceğiz. O zamanlar herkes, Olur mu? dediyse de, Kennedy bu hedefi gösterdi.
Kaynak sağlandı; büyük çapta ve birçok sanayi, birçok üniversite, bir çok araştırıcı, herkes, hedef için gerekli olan bir sürü bilim ve teknolojileri geliştirmek üzere çalışmaya başladı. Şimdi, füzeleri göndermek için biliyorsunuz bir güdüm sistemi lazım ve bunu da yönetecek bilgisayarlar lazım. Şu iki oda dolusu bilgisayarı füzeye koyarsak yerinden kımıldayamaz, onun için küçük olması gerekiyordu.
O sıralarda zaten “geçirgeç” yani transistor icat edilmişti; onu da kullanarak çok küçük, ama güçlü bilgisayarlar yapıldı, bu uzay meselesi için ve bu gelişme sırasında bir sürü yan sanayii doğdu, bir sürü yan gelişme oldu. Ay.la hiç alakası olmadığı halde. Çok büyük iş. Olur mu?. Aya gitmek de öyle oldu; adam 10 sene dedi, 7 sene de bitti.

Bir topluluğa topyekün gidecekleri bir hedef gösterildiği zaman ve buna inandıkları zaman o insan topluluğu, toplumlar, olağanüstü işler beceriyorlar.
Bizim tarihimiz de bunlarla doludur. Oralara doğru herkes yürürse, o millet çok büyük işler başarıyor. Ama böyle insanların kendileri dışında bir ülküleri ve topyekün inandıkları ve oraya doğru gitmek istedikleri bir hedefleri olmadığı zaman aynı insan topluluğu, tek tek her ferdi sadece kendi çıkarı peşinde koşan, darmadağın, birbiriyle uğraşan, üniversitesiyse üniversitesinde sadece birbirine fesatlık, dedikodu, fitnecilik yapan, başka hiçbir şeye merakı olmayan, insan kalabalığından ibaret bir hale geliyor.
Bunun böyle olacağı adeta bir tabiat kanunu. İnsanı şöyle tanımlayabilir miyiz acaba? ‘’İnsan. kendisinin dışında hedefleri olan yaratıktır.’’
Bu tanıma göre sade kendi kişisel çıkarlarını düşünen, o çıkarlar peşinde koşmaktan başka gayesi olmayan zavallıya .insan. diyemeyiz. .Zavallı. diyorum, çünkü böyle bir kişi gerçek mutluluğu tadamamıştır; tadamaz da. İnsanın hedefleri kendisinin dışında ve üstünde, toplumuna, milletine, insanlığa yapabilecekleriyle ilgili olmalı.
Her Ülkenin Milli Hedefleri Var
Dünyada her aklı başında ülkenin araştırmada da, bilim teknikte de, sanayide de, dış siyasette, hepsinin uzun vadeli hedefleri vardır kesinkes ve uzun süre bunlar gider.
En Zor Şey Ne İstediğini Bilmektir
Bence Türkiye.nin birinci sorunu, ne para şişmesi. (enflasyon), ne Avrupa Birliği’ne bizi almamaları, ne o parti, ne bu fırka. Birinci sorun hedefimizi şaşırmış olmamız.
Milletçe sormamız lazım:
Atatürk.ten beri bu milletin hiçbir hedefi, gayesi var mı?
Ne olmalı? Yoktur.
Birileri dayatıyor, .illa küçük Amerika olacağız. derlerdi, sonra .illa Avrupalı olacağız..
Nedeni yok, başka bir şey yok; onun için de millet gittikçe dağılıyor, birbiriyle uğraşıyor.
O zaman dışarıdan oyunlar çok kolaylaşıyor; sağ, sol, başörtüsü, ıvır zıvır falan bütün bunları çıkarıp milleti meşgul etmek, futbol maçı, seçim maçı, onu seçtik, bunu seçtik, o geldi, bu gitti. Bunlar kolay olur; çünkü milli hedef yok. İnsanları birleştiren bir şey yok, Atatürk’ten beri yok.
Kendi İtibarı Olana Başkası da İtibar Eder
Şimdi genel siyaset belli olunca, o genel siyaset içinde ayrõntılı hedeflerimiz de belli olur: Nasıl bir sanayimiz olmalı? Tarım/hayvancılık siyasetimiz, bilim/teknik araştırma siyasetimiz, eğitim, kültür siyasetimiz, hepsi hepsi. Küçük düşünmeyelim: .Çağdaş dünyayı yakalayacağız; Batılının bu günkü düzeyine yirmi yıl sonra erişeceğiz. değil Atatürk ne demiş? .Batıyı geçeceğiz. demiş.
Domates Tohumu
Moleküler biyolojinin kurulması ve o dalda belli başlı ülkelerden olmamoz gerektiğini 35 senedir söylüyoruz.
35 yıldır Türkiye.de diyoruz.
Bak bu saha daha yeni çıktı, hızla gelişiyor, yakında başımıza bir sürü bela çıkacak.
Çıkmadı mı? Beş TIR mal gönderiyorsun, bir kutu domates tohumu alıyorsun, ertesi sene bir daha domates çıkmıyor, haydi 3-5 TIR mal daha gönderip bir daha al.
Tohum aldığımız ülke ise tohumları genetik yapısına taktığı maddeyi çıkararak üretken hale getiriyor.
Size göndereceği zaman tekrar o maddeyi takıyor.
Basit bir şey bu moleküler biyolojide.
Sadece domateste değil, kavunda, karpuzda da bu böyle. O teknoloji az sermaye isteyen ama kafa yoğun bir iştir, bilgi isteyen bir şeydir. Bunda dünyanın başta gelen ülkelerinden olmalıyız.
Neyle? Hedefli, ciddi, milli ruhta ama evrensel eğitimle, araştırmayla, sahici ve onurlu bilimcilerle.
Burnumuzun dibindeki ufacık devletler oluyor da, biz mi olamayacağız. Niçin?
Birkaç Hedef Seçeceğiz
Bizim geleneksel hayvancılığımız vardı Asya’dan başlayarak. Hayvancılıkta, tarımda dünyanın gene önde gelen ülkelerinden olmalıyız.
Bu devirde neyle olacak?
Moleküler biyoloji ile. Konu komşuyu, II. Dünya Harbi.nde Avrupa.yı, etle, buğdayla, sebze meyveyle biz besliyorduk. Şimdi et, sebze meyve ithal eder olduk.
Kuzuyu biz yiyorduk, sonra onu gezgine (turiste) yedirdik.
İki büyük yeni teknoloji var:
Biri moleküler biyoloji, bio-teknoloji, diğeri bilgisayar-elektronik-iletişim teknolojisi.
Bu dallarda ulusal hedeflerimiz olmalı, yüklenmeliyiz. Savunmamız da bunlara bağlı.
Yeni savaşlar bilgisayarla oluyor. Üstelik, uzaktan kumandayla uçakların, taşıtlarõn çiplerini etkilemek mümkün; bir ülkenin elektrik üretme merkezlerini, iletişim ağlarını felce uğratmak kabil.
Hedefler seçeceğiz, o hedeflerde dünyanın önde gelen ülkelerinden olacağız. Siz bizden makine alın, kumaş dokuyun (başka işlere bulaşmayın). ile bir ülke olur mu?
Ne olacağı belliydi: Üç ülke beyanat veriyor halkına; .Türkiye’ye gitmeyin orası tehlikelidir. diyor. Ertesi gün turizm şak diye kesiliyor, bir günde bitti.
Ben senden kumaş almayacağım diyor. Ertesi gün o da bitti.
Şimdi sen istikbalini nasıl böyle bir şeye dayayabilirsin, istediği anda senden almaz, daha ucuzunu 50 tane ülkeden alır. Böyle devlet siyaseti mi olur?
Dünyada nerelerde ne eksiklikler var, ne boşluklar var; bakıp ona göre ihracat üretimi planlamalıyız.
Polonyalılar böyle düşünmüşler, ona göre tercihlerini yapmışlar ve oralarda son sürat gidiyorlar çok daha fakir başladıkları halde. Her ülke böyle. Şimdi bu 40 senede gördük ki Türkiye.de sahiden araştırma yapılması, yani milletin ortaya konmuş ana hedefleri doğrultusunda yaratıcı işler yaparak, birşeyler üretmek Türkiye.de adeta yasaktır.
Mesela TÜBİTAK’ın kurulmasını 1962.de önerdiğimiz zaman yönetmeliğine .Birinci vazifesi Türkiye.nin bilimsel, teknik araştırma hedeflerinin amaçlarını tayin etmektir. diye yazdık. Hemen ABD.nin Ford Vakfı Başkanı, -CIA.nin bir uzantısudır herhalde- müdahale etti ve .Hedef olmaz, herkes bildiğini okur. dedi.
Halbuki onları her yeri hedeftir. TÜBİTAK yasasından, bu .hedef. maddesini çıkarttırdı, bizi de aforoz ettirdi. Ondan sonra bir sürü para harcandı, ortada fol yok, yumurta yok.

EĞİTİM ve TÜRK DİLİ

Şimdi eğitimden Türkiye’de herkes şikayetçidir, velisi de öğrencisi de, üniversitelisi de. Eğitimden şikayetçi olmayan kimse yoktur.
Bizim zamanımızda (1953’e dek) ortaöğretim harikaydı. Nerden biliyorum?
O eğitimle gidip Amerika’nın en iyi üniversitesinde ve Ankara’da tüm dersleri Türkçe olarak okuduktan sonra gider gitmez üç sene atladım, .imtihanları veririm; ben biliyorum bu konuları. dedim. Bizim sınıftan yarısı yapabilirdi aynı şeyi; şimdi kimse yapamaz İngilizce eğitim gördüğü için.
Anlamaz ki! Ezberliyor gidiyor. Türkiye’nin eğitim siyaseti, ilkokulundan, üniversitenin yüksek kısmına kadar aynI basit, temel ilkedir: .Herkes 250 kelime Tarzan İngilizcesi öğrensin, başka hiçbir şey öğrenmesin..
İngiliz Milliyetçiliği ve Yabancı Dille Eğitim
Tarihte ve şimdi de Türk’ün en büyük düşmanı, İngiliz senin İngilizce öğrenip de adam olmanı ister mi?
1953’de Ankara.da tek bir Türk okuluna çengel atmakla başladılar, sonra çayır yangını gibi yaydılar.
Millet sonunda yuttu. .
Eğitimi Türkçe dilli yapalım. desen veliler sokağa dökülür, .İngilizce isterük. diye.
Avrupa diretmiş, çok dilli, çok dinli, çok kültürlü ülke olun diye. Yani bölünün. Türkiye.nin bütünlüğü bölünmezliği tehlikede. Bunlar topla, tüfekle savunulacak şeyler değil.
Türkçe gitti mi Türkiye bölünür.
Milliyetçilik belli bir zümrenin, belli bir fırkanın vasfı olamaz.
Diline, tarihine, kültürüne, haysiyetine, şerefine düşkün her Türk, Türk milliyetçisidir.
Hazırlık Sınıfı. ya da Kendi Yurdunda Yabancı Olmak
Hazırlık sınıfı diye bir olay dünyada yok biliyor musunuz? Bunu benden başka söyleyen, yazan da nedense olmuyor.
Dünyada hazırlık sınıf diye bir olay yok, hazırlık sınıfı kim için var biliyor musunuz?
Mesela bir yabancı öğrenci ahmak bir ülkeden geliyordur, yabancı ülkede o öğrenci için hazırlık sınıfı vardır.
Şimdi Türkiye’de nerdeyse her düzeyde, her okulda hazırlık sınıfı var. Dünya garabeti bir durum. Ama bundan ne sonuç çıkar biliyor musunuz?
Demek ki Türk öğrenci kendi yurdunca yabancı öğrenci durumuna düşürülmüştür. Herkesin Sahip Çıkması Lazım
Türkçe öyle bir dildir ki..
Yüzbinlerce kelime var Türkçe’de, dünyanın en büyük dili ve en üretken dili ve bilimin her dalına yetecek, bütün terimleri türetme kabiliyeti olan başlıca dil, matematik gibi dil.
Türkçe konuşurken yarı İngilizce laflar sokuşturmak marifet değil, kimliksizlik, haysiyetsizlik alametidir.
Türkçe’ye kakışlanan her İngilizce bozuntusu sözcük, benim böğrüme batırılmış bir dikendir. Her türlü Türkçe söz ise (eskisi, yenisi) ağzında bir bal damlasıdır.
Bunu böyle bilelim.
Yalnız İngilizce Bilmekle Adam mı Olunur?
Oralardan hep bir yabancı hava esiyor: .İngilizce bilmeyen adam değildir. diye.
Halk ne yapsın? Kendisinin de adam olduğunu göstermek için asıyor dükkanına bir İngilizce bozuntusu isim. . İtibarım artar. zannediyor.
Ama artık öğrenmelidir ki: Yalnız İngilizce bilmekle öğünmek, diline .Anglomanlıca. özenti laflar sokuşturmak, işyerine İngilizce ad takmak ve de bütün bunlara temelden yol açan yabancı dille eğitime rağbet etmek, onu desteklemek. haysiyetini kaybetmişliğin, sömürge kafalı olmuşluğun baş göstergeleridir.
Biliyorsunuz Türkiye.de Bakanlar Kurulu sık sık değiştiği için, yeni bakanların resimleri çıkardı 20 sene evvel Milliyet Gazetesinde; Türkiye.ye geldiğimizde bakardık resimlere. Vesikalıkların altında yazardı: Evlidir, iki çocuk babasıdır, İngilizce bilir diye.
Biz de diyoruz ki, Allah Allah! Başka ne bilir acaba? Mühendislik bilir mi? İktisat bilir? Devlet idaresi bilir mi? Hukuk bilir mi? Bunlardan bahis yok. Demek ki İngilizce bilmek Bakan olmak için baş marifet sayılıyor!
(New York’un Harlem mahallesinde bir sürü gariban zenci var, onlar da İngilizce biliyor)
Bir adam İngilizce biliyor diye methedilir mi? Biliyorsa bilsin bana ne? Meraklıysa bilsin; bilmesin demiyoruz. İşine yarıyorsa kolayca öğrenirsin gerektiği kadar. Ama bana önce, .senin bilimden, matematikten, bilgisayardan haberin var mı?
Türk tarihini ne kadar biliyorsun?
Türk dilini iyi kullanıyor musun? onlardan haber ver.
Adam Türk üniversitesine öğretim üyesi olacak, İngilizce.den imtihana giriyor. Bakalım bir Türkçe’den imtihan et, aday Türkçe biliyor mu? Sözüm ona .Türk. üniversitesi olan yerde Türkçe bilmeyen hocanın işi ne?
İngiltere Dil Ticaretiyle Geçiniyor.
Bundan 5-6 sene önce Lordlar Kamarası üyesi bir İngiliz dedi ki .
‘’Bizim en büyük kazancımız, İngilizce’den’’ dedi.
İngiltere bugün, başka devletlerden İngilizce öğrenmek için gelen öğrencilere açtığı kurslardan ve İngilizce öğrenmeyi sağlayan şeylerden geçimini sağlıyor.
İngilizce Öğrenmenin Yolu
Kişinin mesleğine göre değişen, ona göre gereken bir yabancı dili, o mesleğe yetecek tarzda öğrenmesi çok faydalıdır. Peki, böyle bir yabancı dili öğrenmenin en kestirme, en iktisadi, en doğru yolu nedir?
Kendi aklının kendisi sahibi olan, yani Uganda, Filipinler gibi sömürgeleşmemiş tüm dünya ülkelerinde yabancı diller gece veya yaz kurslarında, görsel-işitsel dil laboratuarlarında, okullarda ayrı yabancı dil derslerinde öğretilir ve gayet iyi sonuç alınır. Avrupa’sı olsun, Asya’sı, Güney Amerika’sı olsun, yabancıların oyunlarına gelmemiş hiçbir ülkede yabancı dil öğretiyoruz diye ülkenin dilini kaldırıp atıp da okullarda çeşitli dersleri yabancı bir dilde yapmak şeklinde bir yabancı dil öğretme yöntemi yoktur.
Her yerde bu yabancı dil eğitimi yerine yabancı dille eğitim bir ülkeye, bir ulusa yapılabilecek en büyük hainlik, en büyük alçaklık ve bir insanlık suçu olan ‘’kültürel soykırım’’ sayılır. Dolayısıyla her bağımsız, her şerefli ülkede yabancı dille eğitim o ülkenin anayasasına aykırıdır, bu konuda hiçbir taviz verilmez.
Türkçe Giderse Türkiye Gider!
Nerde görülmüş ki, bir milletin insanları 100 yıl önce, hatta 50 yıl önce yazılan dilini anlamasın? Nerde görülmüş ki, insanların kullandıkları kelimelerin (sözcük de desen olur. O da Türkçe) cinsine göre siyasi tavırları, bağlantıları, hatta dine karşı tutumları belirlensin? Olamaz! Böyle garabetlere Türkiye’den başka bir yerde rastlamak mümkün değil. Türkçe.nin başına gelenler, hızla gelmekte, getirilmekte olanlar, aynı zamanda Türk milletine neler yapılmış olduğunun, Türkiye.nin başına da neler gelebileceğinin birer açık seçik göstergesi.
Bizim tarihimiz 10 bin yıllıktır.
İsteyen dışarıda gelsin, kendisine ispat edeyim.
Hatta yeni buluşlar bunu inanılmaz eskilere, 80 bine kadar götürmektedir.
İnanılmaz bir şey..
Tarihin en eski milletiyiz ve dilimiz tarihin en geniş ve en eski dilidir.
Bunları Atatürk, zamanında, Türkçe’nin ne kadar yaygın olduğunu, tarihteki kavimlerin birçoklarının dillerinin Türkçe olduğunu, bazen ispatlayacak şekilde bazen de belki sezgiyle söylüyordu.
Dünyada gelmiş geçmiş en büyük medeniyeti kuran kimlerdir, biliyor musunuz?
Şu an Çin sınırında, fiziken de katliamdan, soykırımdan geçirilmekte olan Uygur Türkleridir. Uygur Türkleri, binlerce yıl evvel, o zamanın çok yüksek teknolojisini, o zamanın bugünler için de hayret verici derecede tarım teknolojisini, sulama tesislerini, edebiyatı, felsefeyi ve bilimleri icat etmişlerdir.
Bu gelişme zamanla ondan sonraki Türk Devletlerine geçmiş, ondan sonra İslamiyetin kabulü ile bu medeniyet, bu Asya Medeniyeti, bu derin ve köklü medeniyet, İslam Dünyasına getirilmiştir.
Eğitimin gayesi, insanı kendisi ve toplumu, halkı, milleti için değer yaratacak düzeye getirmektir. Fakat eğitimin bir ikinci gayesi daha vardır. Onu pek söyleyen yok. (Birincisini de pek yok ama dahi neyse; ikincisini söyleyen hiç yok)
Eğitimin ikinci gayesi ise, bir milletin geçmişiyle geleceği arasında köprü kurmaktır.
Yoksa geçmişine bir makas atıp ondan sonra toplumun köksüz, darmadağın bir kuru kalabalığa dönüşmesini sağlamak değildir. Adam Türkiye’de, Türk şirketi, eleman arıyor. İngilizce ilan vermeye başladılar, 70’lerde. Milletimiz,  Ha, İngilizce öğrenmezsem iş bulamam, dosdoğru iş yapamam havasına kasten sokuldu. Roma İmparatorluğunun İngiltere’de, İngilizlerin sömürgelerde yaptığından sonra, Fransızlar aynısını Cezayir ve Tunus’ta yaptı. Bugün Tunus’ta Arapça kalmamış.
Dedesini İngiliz Holiganı Zannedenler
İşte Batılı için, İngiliz için güzel teknik! Bir ülkenin dilini, eğitimini yabancı dille eğitime dönüştürürsen, bir nesil sonra iş bitiyor.
Sadece Tarzan İngilizcesi bilmekle adam olunmaz, ancak bir Anglo-Sakson sömürgesinde sömürgecinin hizmetkarı olunur.
‘’Osmanlıca’’ sözünü geçen asır İngilizler icat etti.
Her dilde devletin idare dili, hukuk dili, ayrıca tıp dili, bilim dili ile halkın köydeki, kentteki gündelik dili arasında büyük mesafe vardır.
Bu eğitimle kapatılmaz mı?
Ey Türkçesevenler (yani vatanseverler, Türk kimliğini sevenler)!
Şu ilkelerde kesinkes birleşmeliyiz. !
Birinci İlke: Osmanlıca, öz Türkçe diye bir ayrım kabul edilemez,. İkisi de Türkçe.dir. Türkçe.nin her lehçesine, her düzeydekine, eskisine, yenisine sıkı sarılalım. !
İkinci İlke: Tasfiyeciliğe .Hayır., zenginleştirmeye .Evet.. !
Üçüncü İlke: Her yeni kavrama, her bilim/teknik dalına Türkçe terimler, Türkçe’nin matematik gibi keskin ve kudretli olan kurallarına göre türetilecek, türetilmiş olanlar kullanılacaktır. (Bu, aynı zamanda Atatürk Milliyetçiliğinin de temel ilkesidir.) Türk vatanseverleri/yurtseverleri, Türk ve Atatürk milliyetçileri/ ulusçuları: Türkçe.ye sahip çıkmak, Türkiye.ye Türk Kimliğine, Kültürüne, Türklüğe sahip çıkmak demektir. Birbirimize düşmekten vazgeçeceğiz ve birilerinin İngiliz atıyla Üsküdar.a geçmesine izin vermeyeceğiz.
1970.lerde Amerika.da bir çok Türk dernekleri kuruldu. Bu derneklerin birinci amacı bence, oradaki Türklerin, oraya uyum sağlamakla birlikte, Türk kültürünü, Türk dilini unutmamaları, çocuklarına da öğretmeleridir. Gaye budur ve öyle olması gerekir.
Sonradan, derneklerle temasım kalmadı, çünkü vaktimin çoğunu Türkiye.de geçiriyordum. Birkaç sene evvel bir de baktım ki, eskiden Türkçe olan dernek bültenleri baştan aşağı İngilizce olmuş.
Baktık, o manada Türkler arasında toplantı oluyor ama konuşmalar, tartışmalar İngilizce. -Arkadaş, sizin işler Türkçe olurdu? Ne oldu şimdi?. Ne dese beğenirsiniz?
Bakın buna dikkat ediniz: .
-Bize Washington.daki Türkiye Büyükelçisinden yazı geldi. Bundan böyle yazışmalarınızı, toplantılarını, konuşmalarınızı İngilizce yapın.,diye.
Anlaşılan, sistemli bir şekilde, birileri yalnız içeride değil, dışarıda da Türkçe’yi bitirmeye çalışıyorlar.
Türkler bir uyansa Avrupanın işi bitti, Avrupa bizden yardım dilenecek.
Aman ne olur sizin birliğinize, gümrük birliğinize girelim diye gelip kapımıza yalvaracaklar. Onun için adamların niyeti .Türk. lafını tarihten silmek. Silmek için yapacağın iş bellidir:
Eğitim dilini İngilizce yaparsın, bir iki nesil sonra Türkçe biter.
Türkçe bitince .Türk. lafı biter.
Ne Türk kimliği kalır, ne kültürü, ne tarih bilinci, ne kendi ülkülerin.
Gayet basit. Tarihte misali çok.

Prof.Dr.Oktay SİNANOĞLU

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir