CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA DIŞA BAĞIMLI EKONOMİDEN ÜRETEN TÜRKİYE’YE
Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış, ekonomisi dışa bağımlı, sanayi devrimini ıskalamış ve üretemeyen bir Osmanlı’dan sadece 4 fabrika alan Türkiye Cumhuriyeti, milli bir anlayışla yürüttüğü ekonomik kalkınma çalışmaları sonucunda 46 fabrika kurarak ve ithalatı büyük oranda azaltarak Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının temellerini attı.

Osmanlı Devleti’nden bir enkaz devralan, imkânsızlıklar içerisinde büyük bir Kurtuluş Savaşı mücadelesi vererek bağımsızlığını kazanan ülkenin ikinci savaşı, kuşkusuz kalkınma alanında oldu. Üretmeyen, dışa bağımlı ve borçlu Osmanlı’nın mirasını, üzerine büyük bir savaş sonrası devralan genç cumhuriyet, büyük bir sorumlulukla karşı karşıyaydı. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, halkın büyük fedakârlıklarıyla kurmuş oldukları yeni cumhuriyeti ayağa kaldıracak kararları hızlıca almak, uygulamak ve çok çalışmak zorundaydı. Güçlü ve sarsılmaz bir temel atmak, gelecek nesillere refah içinde yaşayacakları bir Türkiye bırakmak hayaliyle çalışıyorlardı. Hedefleri büyük, yükleri ağırdı.
Genç Cumhuriyet, Osmanlı’dan bir enkaz devralsa da, sanayileşme fikri bu topraklarda 19’uncu yüzyılın başında, Tanzimat ve Aydınlanma hareketlerine paralel olarak ortaya çıkmıştı. Elbette, artık çöküş dönemindeki Osmanlı’nın kurduğu sanayi tesisleri, Osmanlı’nın sanayi devrimini ıskalamasını engellememişti. Ama bunlar, bu topraklarda yabancılar dışında yerli inisiyatifle kurulan sanayi kuruluşlarının ilk pilot çalışmaları olarak adlandırılabilir. Nitekim Genç Cumhuriyet, Beykoz Kundura Fabrikası örneğinde görüldüğü gibi, bunların bazılarını alıp geliştirerek ülkeye önemli faydalar sağladı.
19’uncu yüzyıldan itibaren iktisadî alanda bir tarım ülkesi görüntüsü veren Osmanlı Devleti, sanayi alanındaki faaliyetlerini, küçük ölçekli işletmelerle yürütüyor ve bu faaliyetler daha çok el emeğine dayanıyordu. Bununla beraber, 18’inci yüzyıla kadar harp sanayi, tersane işleri, madencilik, halı ve dokuma gibi alanlarda Avrupa sanayii ile rekabet edebilmekteydi. Ancak Osmanlı Devleti, Avrupa’daki Sanayi Devrimi’ni izleyemedi.
Sanayi Devrimi ile Avrupa’da üretim maliyetlerinin büyük ölçüde düşmesi sonucu, rekabet imkânını da kaybeden Osmanlı ekonomisi, 1809 ve 1838 ticaret antlaşmalarıyla önce İngiltere, daha sonra da 1878’den itibaren Bismark Almanyası’nın kontrolüne geçti. Bu ilişkiler sonucunda ipek, demir ve dericilik gibi yerli zanaatlar çöktü. Sonrasında, alt yapı yetersizliği yüzünden yurt içinde yetiştirilen ürünler bile, tüketici pazarlarına ulaştırılamaz oldu.
Kötü gidişi durdurmak ve sanayiyi yeniden canlandırmak isteyen Osmanlı Devleti, 1863’te İslah-ı Sanayi Komisyonu’nu kurdu. Ancak bu komisyonda alınan kararların Kapitülasyonlar sebebiyle uygulanamadı. 1913’te “Teşvik-i Sanayi Kanunu Muvakkatı”nı çıkararak sanayiyi teşvik etmeye çalıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gayretleri ile ortaya çıkan kanunun Meclis-i Mebusan’daki görüşmeleri sırasında sunulan tasarılarla Osmanlı halkının yerli malı kullanılması konusu üzerinde de duruldu. Ancak Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun kabulünden bir yıl sonra, 1’inci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine, kanunun istenilen ölçüde uygulanması mümkün olamadı. Buna karşın kanunla bazı başarılar da elde edildi. 1909-1913 yılları arasında Osmanlı toprakları üzerinde 51 anonim şirket varken, teşvikin uygulandığı 1914-1918 tarihleri arasında bu sayı 88’e yükseldi. Aynı şekilde, savaştan önce Türklerin ticarete ve sanayiye katılma oranları tahminen yüzde 10’u bulurken, 1’inci Dünya Savaşı sonrasında, sermaye sahiplerinin önemli bir kısmı Türk’tü.
Osmanlı Devleti’nden, Cumhuriyet Türkiye’sine kalan sanayi mirasının ne olduğunu gösteren en iyi kaynak, dönemin Ticaret ve Ziraat Nezareti tarafından yaptırılan 1913 ve 1915 yılları sanayi sayımı. İstanbul, İzmir, Bursa, İzmit, Manisa, Uşak, Bandırma ve Karamürsel kentlerini kapsayan sayım, Osmanlı sanayii hakkında genel bir izlenim veriyor. Bu dönemde, bazı kentlerde kurulan un ve deri fabrikaları ile Adana ve Tarsus’taki 4 pamuk ipliği fabrikası dışında, sanayi sayımı yapılmayan diğer vilayetlerde önemli sayılabilecek herhangi bir sanayi kuruluşu bulunmuyordu.
Sayım sonuçlarından da görüleceği üzere, Osmanlı Devleti’nde yüksek fırınlar ve metalurji fabrikaları yer almıyordu. İzmir’de bulunan ve montaj niteliği taşıyan buhar makinası, içten yanmalı motorlar, un, sabun, yağ ve havlu ile makarna fabrika tesisatı imal eden 4 fabrika dışında, Osmanlı Devleti makine yapan sanayiye de sahip değildi.
Osmanlı imalat sanayiinin üretim değeri açısından yüzde 70,3’ünü gıda, yüzde 11,9’unu dokuma, yüzde 8,3’ünü deri, yüzde 6,1’ini kırtasiye, yüzde 2,2’sini kimya, yüzde 0,8’ini ağaç ve yüzde 0,3’ünü toprak sanayi oluşturuyordu.
Mevcut sanayideki toplam kuruluşların yüzde 75’i, çalışanların da yüzde 84,8’i dokuma, gıda ve kırtasiye sahasında faaliyet gösteriyordu. Bu kuruluşların 22’si devlete, geri kalanların büyük çoğunluğu yabancılara ve onların himayesindeki yerli gayrimüslimlere aitti. Adana ve Tarsus’ta faaliyette bulunan 4 pamuk ipliği fabrikası hariç olmak üzere sayımı yapılan 264 işletmeden 249’u kuvve-i muharrıkın (çevirici güç) kullanıyordu. Bunların toplam 20,977’i beygir gücünde çevirici güce sahipti. İşletme başına düşen 85 beygir güç, Osmanlı Devleti’ndeki işletmelerin Avrupa’daki çağdaşları ile mukayese edildiği zaman küçük işletme bile sayılamayacağını gösteriyor.
Sanayi bakımından böyle bir yapıyı miras alan Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk milletine yeni bir yaşam vermek üzere hayata geçirdiği girişimler, milli ekonomi ile ilgili yasa ve kararlar, kamu yararını gözeten büyük yatırımlar, kurulan büyük tesisler, ekonomik alanda gerçekleştirdiği başlıca büyük işler oldu.
24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşması ile kapitülasyonların kaldırılması, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ve devrim niteliği taşıyan adımı olarak tarihe geçecekti. Maalesef kapitülâsyonlar, uzun yıllar ekonominin gelişmesini baskılamış, yabancı devletlerin menfaatlerini ön planda tutmuş, milleti ve devleti hiç durmadan sömürmüştü. Osmanlı Devleti’nin dış borçlarının da milletin bağımsızlığa zarar verecek boyuta ulaşması, işleri yabancı devletlerin ülkenin maliyesine karışmalarını gerektirecek hale getirmişti. Lozan Antlaşması ile bu borçlar ödeme koşulları Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına dokunmayacak şekilde güncellendi. Mustafa Kemal Atatürk yönetimindeki yeni devlet, tekrar eski hatalara düşmek istemiyordu.
Genç cumhuriyet ekonomiyi tarım, ticaret, sanayi faaliyetlerini ve bütün bayındırlık işlerini bir bütün olarak ele alıyordu. Bu bakış açısıyla, ülkenin ekonomisini kalkındırmak amacıyla önemli atılımlar yapıldı ve milli bir ekonomi dönemi başlatıldı. Bütün bu gelişmelerde devlet ve birey, Atatürkçü devletçilik anlayışına uygun olarak birbirlerine karşıt değil, aksine birbirlerinin tamamlayıcısı olarak görev yaptılar. Ekonomide plânlı kalkınmaya önem verilerek 1933 yılında ilk beş yıllık, 1937 yılında da ikinci beş yıllık plan uygulamaya konuldu.
Cumhuriyet’in ilk 20 yılında yaşanan sıçrama, Türkiye adına tarihindeki en yüksek büyüme oranlarını vermekle birlikte, temel olarak ülkede insanların temel ihtiyaçlarını karşılayacak buğday, un, şeker gibi temel tüketim maddelerinin üretimini amaçlıyordu. 1’inci Sanayi Planı Türkiye’de yoktan sanayi var etme çabalarının en bütüncül ve en proaktif dönemini oluşturuyor. Özel girişimin yeteri kadar sermaye birikimine ve bilgi düzeyine ulaşamadığı bir ortamda, devlet müdahalesi ile sanayi yaratılmasının güzel bir örneğini teşkil ediyor.
1923-1950 yılları arasındaki, Cumhuriyet’in kuruluşundan kısa süre önce düzenlenen Birinci İzmir İktisat Kongresi’nden başlayarak çok partili siyasal ortamın oluşturulduğu, ya da İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği tarihe kadar geçen dönemde, sanayileşme hareketleri, yeni cumhuriyetin sanayi devrimini özetleyen bir dönem. 1’inci 5 Yıllık Sanayi Planı ve uygulaması, bu dönemin en önemli etkinliklerinden biri. 1946-1950 arası ise bir geçiş dönemi olarak nitelendiriliyor.
KAYNAK :
1. Cumhuriyet Türkiye’sinin Sanayileşme Öyküsü kitabı- Fikret Yücel. 2.1923-1938 Döneminde Türkiye’nin Sanayi Politikası makalesi / Yrd. Doç. Dr. Yaşar Semiz 3. AIMSAD Dergisi