Hayat, bize sunulmuş en büyük armağandır. Ama çoğu zaman onun farkına varamayız; Gözümüzü açtığımız her sabahı, içimize çektiğimiz her nefesi sıradan sanırız.
Oysa her an bir mucizedir; her nefes, varoluşun bize sunduğu eşsiz bir fırsattır.
Ve biz, çoğu zaman bu hediyeyi fark etmeden harcarız.
İnsan, kendi varlığını sorgulayan tek canlıdır. Doğar, büyür, sever, üzülür, kırılır, düşer ve yeniden kalkar. Her deneyim, bizi biz yapan bir hayat dersidir; her acı, sabrı öğretir;
Her mutluluk, şükrü hatırlatır. Hayatın anlamı, belki bir cevaba sığmaz; belki de anlam, arayışın kendisindedir. Filozofların dediği gibi, yaşam bir soru değil, bir cevaptır; biz onu “nasıl yaşadığımızla” cevaplarız.
Zaman, en büyük hazineye sahiptir: geri alınamaz. Kaybedilen anlar, asla geri gelmez.
Ve bir gün fark ederiz ki, dünyadan göçüp giderken yanımıza hiçbir şey alamayız.
Ne mal, ne mülk, ne unvan… Sadece bıraktığımız izler, dokunduğumuz kalpler, sevgiyle kurduğumuz bağlar bizimle kalır. İşte bu yüzden yaşam, sadece var olmak değildir;
farkında olmak, sahip olduklarının kıymetini bilmek, hissetmek ve ona anlam katmaktır.
Acılar da bir hediyedir. Bazen düşeriz, bazen kırılırız, bazen yorgunluğun ağırlığı altında eziliriz. Ama unutmayalım ki, en karanlık anlarda bile hayat bize bir ders verir: sabrı, direnmeyi, yeniden doğmayı. Mutluluk ise hatırlatır ki, dünya hâlâ güzel, biz hâlâ hissedebilen canlılarız.
Bir gün herkes göçecek bu dünyadan. O zaman sorulacak tek soru şudur:
“Hayatı gerçekten dolu dolu yaşadın mı?”
Cevabın içten olmalı; dolu dolu olmalı; pişmanlıklarla değil, iz bırakan anlarla dolu olmalı. Hayatın kıymetini bilmek, her gününü bir armağan gibi yaşamak demektir. Sevdiklerine değer vermek, kırılan kalpleri onarmak, küçük mutlulukları fark etmek…
İşte gerçek zenginlik budur.
Hayat kısa, ama derin ve anlamlıdır. Onu heba etme. Sev, hisset, gül, affet…
Ve en önemlisi, farkında olarak anı yaşa.
Ve unutma:
Sen bu dünyadan gittiğinde geriye sadece yaptığın iyilikler, bıraktığın izler ve kalplerde bıraktığın sıcaklık kalacak. İşte hayatın gerçek ölçüsü budur; geri kalan her şey sadece zamanın gölgesidir.
Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı..
Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş..
Ama aldığı cevaplarda ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş..
Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş..
Köy, kasaba, ülke dolaşmış bu arada zamanda durmuyor tabiki …
Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona
-Şu karşı ki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge
yaşar istersen ona git belki o sana aradığın cevabı verebilir. demişler.
Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş ..
Bilge sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor, demiş.
Adam kabul etmiş.
Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş.
Şimdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel …
Yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin eğer bir damla eksilirse kaybedersin. Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış
evet demiş kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?
Adam şaşkın.. Ama demiş ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki ….
Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi iyice inceleyip gel, demiş bilge.
Adam tekrar bahçeye çıkmış gördüğü güzellikler büyülemiş adamı muhteşem bir bahçedeymiş çünkü…
Geri geldiğinde bilge, adama bahçe nasıldı diye sormuş …
Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış..
Bilge gülümsemiş , ama kaşıkta hiç yağ kalmamış demiş ve eklemiş
“-Hayat senin bakışınla anlam kazanır, ya sadece bir noktayı görürsün ona odaklanırsın hayatın akıp giderken sen farkına varmazsın..
Yada görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında herşeyin farkında olarak hayatı yaşarsın ve akıp giden zamanın anlam kazanır.”