ÇAĞIMIZIN HASTALIĞI; ACİLİYET – Dr. İlhami Pektaş
Hayat dediğimiz şey, güzel şeyleri beklerken arada geçen zamandır, değil mi?
Bütün bunlar da tamam da niye acele diyoruz Niçin sabırsızız o zaman?
Dursak, dinlensek, yerinde ve zamanında biraz mola versek n’olur, Arkamızdan atlı mı geliyor?
Zaman o kadar hızı akıp geçiyor ki, insanların telaşı ile adeta yarış içinde. Ya da zamanın hızına ayak uydurabilmek için insanlar bu kadar telaşlı. Demek ki hep acelemiz var.
Artık hayatımız hep telaş oldu. İşte telaş, okulda telaş, trafikte telaş, evde telaş, alışverişte telaş…
Hep bir acele hep bir telaş… Hayatımız telaş, her şeyimiz acele. Uzay çağı, bilgi çağı derken artık telaş çağındayız.
Hep acelemiz, telaşımız var. Oradan oraya koşuyoruz. Günümüzü, haftamızı, aylarımızı ve yıllarımızı planlıyoruz. Ajandalarımız yapılacaklar listeleriyle dolu. Ancak yine de bir eksiklik olduğu duygusundan kurtulamıyoruz. Çünkü çağımızın hastalığı olan aciliyet sürekli olarak hareket halinde olmaya zorluyor bizi. Sabırsızız, her şey hemen bitsin istiyoruz.
Her şeyin bitmesi lazım. İşimiz, gücümüz, acelemiz, telaşımız var. Sabırlı değiliz.
Trafikte acelemiz var, acele bir yerlere yetişeceğiz. Kimseye yol vermeden hızla, acele. Trafik kazalarının çoğu aceleden kaynaklanıyor. Kavgaya bile acele tutuşuyoruz. Anlamadan, dinlemeden.
Eğitim acele, sınavlar acele, işler acele hep önde olmamız lazım en önce bitirmemiz lazım.
İşlerimiz acele, hemen yetişmesi lazım. Faturalar, hesaplar, hemen bitmeli.
Doya doya bir yemek bile yiyemiyoruz. Fast food ayakta acele yemeli yiyemiyoruz bile. Hatta bir hap olsa da bir hapla yemek işini bitirsek ne güzel olurdu.
Büyük bir hız çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işlerimize, ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarışıyoruz. Bu yüzden bütün ilişkilerimiz yarım yamalak, bütün sevgilerimiz lime lime. Sevmeye bile vakit bulamıyoruz. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz, ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında Ama yine de vaktimiz yok.
İçinde bulunduğumuz ve her yerimizi sarmış olan bu bulaşıcı hastalığının ismi ‘aciliyet hastalığı’. Hep yetişilmesi gereken bir hedef, kaçırılmaması gereken bir görüşme, mutlaka yapılması gereken bir iş, görülmesi gereken insanlar, okunması gereken kitaplar, izlenmesi gereken diziler var. Bir çok insan dolu ajandalarıyla planlı programlı ‘başarılı’ hayatlar yaşıyor. Ama işte o duygu, sabırsızlık, o rahatsızlık duygusu yok mu, hiçbirimizin yakasını bırakmıyor… Bir şeyler yanlış gidiyor, Bir şeyler eksik hayatımızda ama nedir?
O belirsiz sondan kaçmak için gittikçe artan yoğun bir tempo ile ona doğru koşuyoruz aslında.
Seçenekler, seçimler ve kararsızlık içinde debelendikçe zavallı ruhlarımızı oradan oraya savurup duruyoruz. Nefes almadan, durup dinlenmeden… Kaybedecek vakit yok. Peki bu koşuşturmaca nereye ve niçin hiç düşündük mü? İşte kimse onu düşünmek istemiyor.
Sakin sakin yaşasak… Hayatın tadını ala ala. Bir yerlere yetişme çabasıyla hayatı yakalamak isterken asıl kaybeden biz oluyoruz. Baharın güzel kokusunu alamadan, kışa, Sonbaharın hüznüne doyamadan yazı yaşıyoruz.
Hep acele, hep bir şeylerden kaçış. Nereye kaçarsak kaçalım kendimizden kaçış yok. Aceleye mahal yok. Kundak ile kefen arası kaç adım? Ne oluyor bize? Telaşa, aceleye ne gerek var ki?
Durup düşünün biraz. Hayatı bu derece hızlı yaşayıp, hayatta var olan her türlü geçici değeri, bizim diye sahiplenip yaşamak. Nereye kadar? Yaşadığımız anın tadına varmadan biten hayatlar. Kaybedilen, aslında hiç var olmamış zamanlar. Boş yere tükettiğimiz mevsimler, aylar, yıllar. Oysa mevsimler hep aynı. Dünya dönmeye devam ediyor. Bizim acelemiz var diye yavaşlamıyor ki! Doğa olması gerektiği gibi. Kendi sırası geldikçe yaşıyor, yaşatıyor mevsimlerini. Güneş biz istiyoruz diye daha geç doğmuyor ki! Ay biz istedik diye gecemize ışık olmuyor ki! Her şey olması gerektiği gibi, olması gereken zamanda oluyor. Fakat insan dediğimiz canlılar ille ki zamandan bir şeyler çalmaya çabalıyor. İşte o zaman büyük bir dengesizlik başlıyor.
Kolaylaştırmak, güzelleştirmek, sevdirmek, nefret ettirmemek mümkün iken acele edip de niye dengeyi bozuyoruz ki.