YERLİ VE MİLLİ ÜRETİME ADANMIŞ ÖMÜRLER-90: TELETAŞ’IN HİKAYESİ VE KURUCUSU DR. FİKRET YÜCEL-Dr.İlhami Pektaş
Alcatel Lucent Teletaş Telekomünikasyon A.Ş., eski adıyla TELETAŞ A.Ş., Nokia grubunun bir iştirakidir. Türkiye merkezli iletişim hizmetleri ve ekipmanı sağlayıcısı olup ana faaliyet konusu, telekomünikasyon hizmetleri ve ekipmanları üretmek ve pazarlamaktır. Şirket sermayesinin % 65 oranındaki hissesinin sahibi Alcatel-Lucent NV olup geri kalan % 35 halka açık ve İMKB’de işlem görmektedir.
Fikret Yücel 1928 yılında Köyceğiz’de doğdu. Çocukluğu bir memurun hayatına bağlı olarak ülkemizin çeşitli yerlerinde geçti. İlkokul, ortaokul ve lise öğrencilik hayatını takiben 1945 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne başladı ve 1950 yılında Yüksek Elektrik Mühendisi olarak mezun oldu. Mezun olunca asistan olarak Üniversite’de çalışmaya başladı. 1953 yılında üniversiteden ayrılarak burs aldığı PTT Genel Müdürlüğü’nde işe başladı.
PTT’deki mühendislik hayatını takiben bir süre serbest çalıştı. Bu sırada elektronik sanayinin başlangıcında yapılan ilk radyo montaj üretimlerine katıldı. 1965 yılında PTT Genel Müdürlüğü bünyesinde PTT Araştırma Laboratuvarını (PTT-ARLA) kurdu. PTT-ARLA’yı yönettiği dönem sırasında FİKRET YÜCEL Karadeniz Teknik Üniversitesi, Kayseri Mühendislik Mimarlık Akademisi, Kocaeli Mühendislik Mimarlık Akademisinde dersler verdi ve TÜBİTAK tarafından desteklenen Elektronik Haberleşme Cihazları Ünitesi Başkanlığını da yürüttü. Farklı tarih ve şekillerde yayımlanmış kitap, makale ve tebliğ tarzında kırkı aşkın eseri bulunan FİKRET YÜCEL, 1982 yılında Mustafa Parlar Vakfı tarafından “Elektronik Sanayiine verdiği hizmetler ve üniversite-sanayi ilişkilerine yaptığı katkılar” dolayısıyla Hizmet Ödülü’ne layık görüldü. PTT- ARLA’nın adı daha sonra TELETAŞ olarak değişti. 1983-1989 yılları arasında TELETAŞ’ın Genel Müdürlüğünü yaptı. 1987 yılında “Türkiye’de çağdaş elektronik haberleşme endüstrisinin oluşmasındaki çok olumlu katkıları ve önderliği” gerekçesi ile İTÜ Senatosu tarafından “Fahri Doktorluk” ünvanı verildi. 1989’da kurulan Türk Elektronik Sanayicileri Derneği (TESİD)’in kuruluşunda görev aldı. 1992 ile 1994 yılları arasında TELETAŞ’ın Yönetim Kurulu Başkanlığını yaptı.
1991-1993 yılları arasında TÜBİTAK Yönetim Kurulu üyesi oldu. Bu sırada İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı olan Maçka Teknik Üniversitesi’nde, Kocaeli Üniversitesi’nde, Kayseri’de ve Trabzon’daki üniversitelerde dersler verdi. Bu dönemde Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı(TTGV)’nın kuruluşunda da yer aldı ve buradaki görevi 2012 yılına kadar devam etti.
Telekomünikasyon Endüstri Tic. A.Ş. (TELETAŞ)
TELETAŞ, yalnız Türk Elektronik Sanayii’nde çalışanların değil, hepimizin üzerinde önemle durup ders alması gereken bir kuruluşlardan bir tanesidir. Bu süreç, devletin içinde yetişmiş bir avuç idealist mühendisin yoğun araştırma ve geliştirmeye dayalı, dünya devleri ile rekabet edebilecek, dünya pazarlarına açılabilecek bir özel sektör oluşturabileceğinin öyküsüdür.
Elektronik Sanayinin duayenlerinden Fikret Yücel Türkiye’deki Elektronik Sanayi’nin hikayesini şöyle anlatıyor.
Benim çalışma hayatımın, ömrümün 1965-1983 arası PTT ARLA’da geçti. TELETAŞ’ta görevim ise 1983-1989 ve 1992-1994 yılları arasında devam etti. TESİD’in yönetiminde bulundum toplamda 11 sene. TTGV’nin Yönetim Kurulu Başkanlığını yaptım 22 sene. Bunların bazıları çakışıyordu, yani bir ara her 3’ünü de yürüttüğüm zamanlar olmuştur, yani hem TELETAŞ Genel Müdürü ve TELETAŞ Yönetim Kurulu Başkanı, hem TESİD Başkanı, hem TTGV Başkanı olduğum zamanlar. Bazı önemli projelerin devreye sokulmasında veya öne alınmasında bunun çok faydası oldu.
Benim düşünceme göre elektronik, insan yaratıcı kabiliyetinin en çok uygulandığı bir alandır. Gerçekten insan yaşamının her safhasında bir sürü elektronik cihaz kullanıyoruz. Ama dahası bugün sık sık sözü edilmekte olan dijitalleşme, büyük veri, nesnelerin interneti, yapay zekâ, metaverse, artırılmış gerçeklik, sanal gerçeklik gibi kavramların temelinde yine elektronik bulunuyor.
Türkiye’deki elektroniğin hikâyesine gelirsek, konuya 1950’li yıllardan başlamak gerekiyor. 1950’li yılların ikinci yarısında Türkiye çok uzun süren bir kuraklık döneminden sonra çok şiddetli bir döviz sıkıntısı çekiyordu. Dışarıdan ithal edilen malları ancak tarım ürünlerini satarak karşılayabildiği için ülkemiz bu kuraklık dolayısıyla büyük bir ekonomik sıkıntıya düşmüştü. 1958 senesinde kotalı ithalat sistemi başladı. Kotalı ithalat sisteminde dayanıklı tüketim mallarının ithali yasaklandı, bu arada radyo, televizyon, teyp, recorder, pikap vb. gibi elektronik eşyalar da buna dahildi ve bunların parçaları getirilerek burada montajı yapılıyor biryandan da bu parçaların yerli katkı muhtevası artırılmaya çalışılıyordu. Bu arada ithalatçı tüccarlar da ithal etmiş oldukları cihazların parçalarını getirip montajını yaparak kendilerine sanayici görüntüsü veriyorlardı.
Türkiye, 1963 senesinde planlı döneme girdi. İlk 5 yıllık kalkınma planı yapıldı. Bu sırada, o zamanın Sanayi Bakanlığı’nın hazırladığı bir montaj talimatıyla bu söylemiş olduğum parçalar getirilerek imalat bir düzene sokulmaya çalışıldı ve ithal ikamesi sistemine geçildi. Şimdi bu sistemde hazırlanan bir plan içerisinde evvela ara malların, daha sonra da yatırım mallarının yerli olarak imalatının sağlanması amaçlanıyordu. Ama iyi tatbik edilemedi. Başarılamadı. Sebebi de, doların ucuzladığı, bollaştığı, mesela o tarihlerde görülen işçi dövizlerinin Türkiye’ye gönderilmesi gibi olaylarda ithalat kapıları açılıyor ve müteşebbisler, yerli imalat etmeleri gereken parçayı veya edebilecekleri parça yerine ithal yolunu tercih ediyorlardı, çünkü daha ucuzdu. Onun için bu sistemden beklenen tam paydayı temin ettiğimizi söylemek mümkün değildi.
O tarihlerde siyah beyaz televizyon vardı, sayısı çok büyük adetlere ulaşmış durumdaydı ama yine de bütün parçalar dışarıdan geliyordu. Bu süreçte yerli katkı ve yerli tasarımlar yapılmaya başlandı. 1970’li yıllarda adetler o kadar büyüdü ki, artık elektronik tüpünü de Türkiye’de yapmanın rantabıl olacağı düşünülmeye ve hesaplanmaya başlandı. Ama firmalar arasında iş birliği için teşebbüsler ancak 1975’de gelişmeye başladı ve bu da o kadar uzun sürdü ki, ilk adımı 1979’da atıldı ve Tüpko isimli Tüp ve Komponent Sanayi ve Ticaret Anonim şirketi kuruldu. Ancak 1982-1983 yıllarında renkli televizyon imalatı Türkiye’de başlayınca bu şirket faaliyetini durdurmak mecburiyetinde kaldı. Bana göre burada asıl sorun geç kalmış olmaktı. Yani 1970 senesinde bile Türkiye’de siyah-beyaz televizyon imalatı sayısı bir tüp imalini fizibıl kılıyor. Düşünün sene 1983 renkli televizyon geliyor. Arada 13 sene var. Şimdi orada kurulan tesis belki araştırmalarını yapacaktı, devam edecekti, tüp ve televizyon ekranının gelişmesine katkı sunacaktı, belki herşeyini kendisi yapacaktı.
Sonradan televizyon ekranı imal etmek üzere bazı teşebbüsler olduysa da, bir taraftan teknolojinin hızlı gelişmesi, diğer taraftan da yatırımın büyüklüğü dolayısıyla bu da mümkün olamadı. İşte bugün tüketim elektroniğinde sanayicilerimiz aynı şekilde yoluna devam ediyorlar, ama çok küçük katma değerle çalışıyorlar. Bir ara elektronik sanayimizin en başarılı ve önemli kolunu haberleşme cihazları sanayi teşkil ederdi. Bu başarının öncesini bir gözden geçirirsek, Türkiye’de haberleşme hizmetleri çok geri kalmış durumdaydı, yani sene 1940’lar örneğin, Türkiye’de toplam telefon sayısı 40 binden ibaretti. O tarihte Türkiye’nin nüfusu 20 milyon civarında, yani telefon yoğunluğu dediğimiz 100 kişiye düşen telefon sayısı, esas telefon postası sayısı 0,2, yani bin kişide 2 kişiye bir telefon düşüyor. Şimdi bunun sebebi bir taraftan Türkiye’nin o kronik zayıf tarafı olan döviz ihtiyacının hep devam etmiş olması, dış satın almalarda, dış alımlarda yahut da dış ticaret dengesinin hep aleyhte olması. Öbür taraftanda, haberleşmenin insanın sosyal, ekonomik, hatta politik hayattaki öneminin pek iyi kavranmamış olması. Nerede bütçe sıkıntısı çekilse, ilk çizilen rakam haberleşmeye yapılacak yatırım olurdu.
Bu böyle devam ederken, PTT Genel Müdürlüğü bu ihtiyacı karşılamak için yolun ancak yerli imalat olduğu hususunda kararını vermişti. Böylece telefon santrali ve telefon makinesinin yerli olarak imalini gerçekleştirmek üzere birkaç ihale yaptı, ihalenin içine yerli imalatı da koydu. İlk birkaç başarısız denemeden sonra 1967 senesinde Kanadalı Nortel Telekom Firmasıyla bir anlaşma sağlandı. Bu anlaşmayla birlikte 1967 yılında santral ve telefon makinelerinin Türkiye’de imalini mümkün kılacak NETAŞ kuruldu.
O tarihlerde Türk Kablo, Fin sermayesinde bir kablo şirketi ve Alman sermayeli Siemens’in Mudanya’daki kablo fabrikaları var, bunlar enerji kablosu yapıyorlar, onlar da piyasanın açılması ihtimaline dayanarak, bunu görerek, telefon kablosu imal etmeye başladılar. Yani PTT’nin en fazla şikâyet ettiği hususlardan birisi, bu tarihlerde yaptığı yatırımların dengeli olamamasıydı. Telefon santrali yapıyorsunuz, şebeke yok veyahut da ikisi de var, telefon makinesi yok, aboneyi bağlayamıyorsunuz. Böylece iki organ, yani telefon santrali, hatta telefon makinesi ve kablo meselesi hallediliyordu. PTT, telefon santrali, kablo ve telefon makinesiyle ihtiyacını çözmek için teşebbüsünü yaptı. Bunlardan biri, 1965’te PTT’nin, PTT Araştırma Laboratuvarını kurmaya karar vermesiydi. Bu laboratuvarın kolaylık olsun diye veya mevcut olan PTT fabrikasına ek olarak, onun içinde teşkil edilmesi düşünüldü ve o sıralarda Gülhane Parkı’nın ön tarafında bir binada bulunan PTT fabrikasına bağlı olarak kuruldu, ama gelin görün ki o fabrikanın içinde yeni bir işe, yeni bir teşebbüse, bir laboratuvara yer yoktu. O sıralarda Tahtakale’de inşa edilmekte olan yeni santral binası içinde yan yana üç odadan ibaret toplam 60-65m2’lik bir yer tahsis edildi ve orada PTT ARLA Araştırma Laboratuvarı ilk faaliyetine başladı.
PTT ARLA’nın kuruluşunda ve daha sonraki faaliyeti sırasında Hacim Kamoy(PTT Genel Müdürlüğü Fen Dairesi Başkanı, daha sonra Aselsan Genel Müdürü), Necdet Tanay (PTT Genel Müdür Yardımcısı, sonra Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarı) ve Necmi Özgür’ün(PTT Genel Müdürü, sonra Ulaştırma Bakanı) büyük katkıları olmuştur. Santral binası inşaatının tamamlanmasından sonra, tahsis edilen alan 600 m2’ye çıkarıldı ve PTT ARLA, 1971 yılında Ümraniye’deki, 6000 m2 lik kendi binasına taşınıncaya kadar faaliyetini burada sürdürdü. PTT ARLA’nın öncelikle transmisyon sistemleri üzerinde çalışması kabul edildi.
Şimdi yeri gelmişken, PTT fabrikasından bahsettim, onun kısa hikâyesini de size anlatayım. PTT fabrikası 1867’de kurulmuş. Amaç, o tarihlerde bütün dünyada nispeten yeni olan Morse telgraf cihazlarının bakım ve tamiratını yapmak. Ama sonradan bu müessese, bunların imalatına da başlıyor ve bunları imal ediyor. Hatta gayet iyi cihazlar yaptığı için birtakım uluslararası sergilere de iştirak ediyor, oradan aldığı beratlar var, bunlar Ankara’daki PTT müzesinde sergileniyor. İşte ürünün benzersizliği, kalitesinin iyiliği hususunda öyle övgü dolu sözler var bu beratlarda. Ama evvela kurulup bir süre mevcut teknolojiyi de yerine getiren bu kuruluş maalesef zamanla ilerleyen teknolojiyi takip edemiyor. Ben, PTT fabrikasını ilk gördüğümde 1954 senesiydi, işte o tarihte biraz önce bahsettiğim Gülhane Parkı’nın önünde faaliyetteydi. Yaptığı şey, hala kullanılmakta olan Morse telgrafları için lagrange pilleri yapardı, havai hatları için bazı parçalar yapardı. Bilahare manuel telefon santraller yapmaya başladı ki onlar da Türkiye’nin çok geniş bir kesiminde uzun seneler kullanıldı, büyük kapasitelere, 500 hatlık manuel telefon santralleri yapıldığını bilirim, bunların hepsi yapıldı.
PTT-ARLA’ya geri dönersek, PTT ARLA o tarihlerde analog sistemler kullanılıyor, ama PTT’nin sahip olduğu sistemlerin çoğu NATO’dan gelmiş olanlar hariç hep elektron tüplü. Tabii PTT- ARLA, işine yarı iletkenlerle başladı ve evvela standart olmayan 1 ve 2 kanallı kuranportör sistemleri geliştirdi ve servise verdi. Kuranportörler, enerji iletim hatlarını iletişim ortamı gibi değerlendirerek konuşma, sinyalizasyon ve bilgi iletişimi sağlayan radyo frekanslı (RF) alıcı–verici cihazlardır. İki kanallı kuranportör sistemi PTT’nin haberleşme şebekesinde uzun yıllar, çok sayıda kullanılan başarılı bir ürün olmuştur. Denebilir ki, bu ürün PTT-ARLA’ya gösterilen güvenin oluşmasında önemli rol oynamıştır. PTT ARLA, daha sonra standart 3 kanallı, 12 kanallı vb analog sistemlerin radyolink kablo havai hat üzerinde çalışan bütün hiyerarşik kademelerindeki cihazları geliştirip imal etti. Daha sonra 1971 senesinde, Ümraniye’deki NETAŞ’a komşu arazi de kendisi için yapılmış binaya taşındı, orada da faaliyetini sürdürdü ve memleketimize birtakım yeni teknolojiler, imalat teknolojileri kazandırdı.
Bu arada, NATO’dan temin edilen sistemlerden bahsetmiştim. Türkiye, 1954 senesinde NATO’ya girmiş ve ondan itibaren haberleşme konusunda da NATO’nun altyapı projelerinden faydalanmıştı. O tarihten itibaren bir sürü yeni havai hatları üzerinde çalışan sistemler temin edildi. İşte bunlar, söylediğim gibi transistörlü olarak imal edilmiş, yarı iletken teknolojisinin kullanıldığı cihazlar. Ve ilk radyolink sistemi, bu altyapı projeleri münasebetiyle Türkiye’ye gelmişti. 1983 yılında PTT-ARLA’nın, PTT içerisinde çalışmasındaki birtakım müşkülat dolayısıyla şirkete dönüştürülmesi arzu edildi ve uzun uğraşlardan sonra aynı yıl içinde gerçekleşti. Vakıflar Bankası, Ray sigorta, PTT Biriktirme Yardım Sandığı ve Sezai Türkeş – Fevzi Akkaya(STFA) firması şirketin ortağı oldu. Sermaye kompozisyonu şu şekilde tespit edilmişti: PTT Genel Müdürlüğü % 49, PTT Biriktirme Yardım Sandığı % 26, STFA Temel Enerji % 13, Vakıflar Bankası % 10 ve Ray Sigorta % 2. Şirketin sermayesi ise 1 milyar 250 milyon TL idi. Nihayet bütün bu hazırlıklar, şirket ana sözleşmesi üzerinde mutabakat, ayni sermaye değerlendirmeleri, kanuni formaliteler tamamlanarak 8 Ekim, 1983 tarihinde TELETAŞ resmen kuruldu.
Şirket ana sözleşmesine göre 7 kişiden oluşan Yönetim Kurulu’nda PTT 3, PTT Biriktirme Yardım Sandığı 2, STFA 1 ve Vakıflar Bankası da 1 üye ile temsil ediliyorlardı. Ben 8 Ekim, 1983 tarihinde TELETAŞ’ın resmen kurulmasından bir süre sonra PTT’den emekli oldum ve bilahare TELETAŞ’a Genel Müdür olarak atandım. TELETAŞ’ın kurulduğu tarihte PTT-ARLA 625 personele sahipti. Burada çalışan 300’ün üzerinde personel TELETAŞ’a aktarıldı.
O yıllarda teknoloji çok hızla değişmeye, bilgisayar sanayinin ayrılamaz bir parçası olmaya başlamıştı. Ar-Ge Müdürlüğü’nde 30 kadar mühendisle ve analog çoklayıcıları tasarlayarak işe koyulduk. 5-6 yıl içinde, 150’nin üstünde mühendisin, her türlü bilgisayar olanaklarından yararlandığı, doğru akım güç kaynaklarından, ışık iletişimine, yazılıma varan geniş bir yelpazede tasarım yapar olmuştuk. Pek çok yeni teknolojiyi, yeni araç ve gereci Türkiye’ye ilk kez TELETAŞ’ın Ar-Ge’si getirip kullanmakta idi.
TELETAŞ’ın lisans anlaşması, ikmal sözleşmesi, PTT’nin ise önalım anlaşması yaptığı şirket ITT grubundan radyo lisans anlaşmasından tanıdığımız Belçikalı firma BTMC oldu. Proje bir teknoloji transferi ve ikmal anlaşması mahiyetinde idi, 500.000 hat sayısal santralın giderek artan yerli katkı oranları ile yerli olarak üretilmesini, montajını ve devreye alınmasını içeriyordu. Santralın yanı sıra radyo sistemleri, telefon makinaları, ankesörlü telefonlar ve güç kaynakları da kapsam dahilinde idi, komple bir haberleşme teknolojisi transfer projesi idi.
Yaptığımız lisans anlaşması TELETAŞ’a, Türkiye’de, münhasır bir imalat, satış ve kiralama hakkı veriyordu. Sözleşmeye ekli olarak ihracat yapılabilecek ülkeleri gösteren bir liste mevcuttu. Bu liste genellikle BTMC’in dış pazar olarak söz sahibi olmadığı ülkeler ve bizim ısrarımız sonucunda listeye eklenen Türkiye’ye komşu ülkelerden meydana geliyordu. Bunun dışındaki ülkelere ihracat yapabilmek BTMC’nin müsaadesine bağlı idi. Lisans anlaşması, esas olarak sayısal santrallerin Türkiye’de imalatıyla ilgili ise de, gerçekte bir çerçeve anlaşması şeklinde düzenlemişti. Bazı başka teçhizat isimleri de anlaşmaya dahil edilmişti. Bunlar arasında transmisyon cihazları da bulunuyordu. Bazılarının o tarihlerde geliştirilmesi tamamlanmamış cihazlar olması dolayısıyla sadece isimleri zikredilmekle yetinilmişti.
TELETAŞ ilerde istediği takdirde, bu cihazları da, mevcut lisans anlaşması esaslarını korumak şartıyla, imal etmek ve Türkiye’de satıp kiralamak ve o cihaz için tespit edilecek olan, ihracat yapılabilecek ülkeler listesine göre ihracat yapma hakkına sahip olabilecekti. Lisans anlaşması yine, radyo lisans anlaşmasında olduğu gibi, teknik yardım ve eğitim kalemlerini de içeriyordu. Bu hizmetler için Belçika Hükümeti’nden bir de yardım temin edilmişti. Varılan anlaşmada beş yıllık bir imalat programı da yer alıyor ve giderek artan yıllık makul hat sayıları öngörülüyordu. Anlaşmaya varılan önemli hususlardan birisi de lisansör firmanın TELETAŞ’a ortak olması idi. Ortaklar nezdinde yaptığımız araştırmada yeni konular dolayısıyla gerekecek yatırımların ve işletme sermayesinin sağlanabilmesi için ortakların yapabilecekleri katkıdan sonra bir yabancı ortağa gereksinim duyuldu. Belçika kökenli, “BELL Telephone Manufacturing Company-BTMC” TELETAŞ’ın %39 hissesini alarak 19.12.1984 tarihinde şirketin ortağı oldu. Bunun sonucunda yeni sermaye dağılımı % 40 PTT, % 39 BELL, % 8 PTT Yardımlaşma Sandığı, % 7 STFA, % 5 Vakıflar Bankası ve % 1 Ray Sigorta olarak değişti.
Bütün bunlar cereyan ederken TELETAŞ’ da faaliyetini sürdürüyor diğer yandan da PTT’nin transmisyon teçhizatı ihtiyacı PTT-ARLA’dan devralınan cihazlar ile karşılanıyordu. Bu sırada PTT-ARLA zamanında Siemens’le yapılan lisans anlaşması çerçevesinde T1000 teleks makinelerinin imalatına da başlanmıştı. PTT-ARLA sırasında yaptığımız lisans anlaşması kapsamında, bu müddet zarfında ilgili bütün atölyeler kurulmuş, parçalara ait deneme üretimleri yapılmış, prosesler ve ürünlerin tasdiki alınmıştı. Fakat komple bir R/L sistemi imal etmeye fırsat kalmadan PTT-ARLA TELETAŞ’a dönüştü. Dolayısıyla yapılan lisans anlaşması çerçevesinde ilk ve sonraki R/L sistemleri imalatı TELETAŞ’a nasip oldu. İlk R/L sistemi 960 telefon kanalı kapasiteli olarak Eskişehir – Afyon arasına tesis edilmek üzere imal edildi. Bize büyük heyecan veren bu ilk yerli R/L sistemini zamanında servise vermeyi başardık. Bundan sonraki sistemler daha hızlı bir şekilde imal edilip servise verildi. Analog bağlantılar devam ettiği sürece bu cihazlardan yüzlercesi imal edildi ve TELETAŞ’a gerçekten iyi bir ciro kaynağı teşkil etti.
PTT ARLA ve sonrasında TELETAŞ, yeni ürün havuzunu zenginleştirirken bazı üretim teknolojilerini de Türkiye’ye kazandırmıştır. Bunlara örnek olarak bir ve iki yüzlü, daha sonra çok katlı baskı devreler, kalın film ve ince film devre teknolojileri, yüzeyden montaj teknolojisi (surface-mount technology) verilebilir. Kalın film teknolojisinin kazanılmasında İTÜ Kalın Film Laboratuvarı, Prof. Dr. Duran Leblebici ve UNIDO’dan sağlanan desteğin, ince film teknolojisinde de Bell Telephone Manufacturing Company/ITT ile yapılan lisans anlaşmasının faydalarını belirtmek gerekir.
Yeni Ürünler ve Sayısal (Dijital) Teknoloji
PTT ARLA ve sonrasında TELETAŞ, havai hat, simetrili ve koaksiyel kablo ve R/L üzerinde çalışan, 10800 kanala kadar varan, çeşitli kapasitede bütün telefon ve telgraf analog mültipleks sistemlerini geliştirip imal ederek işletmeye vermiştir. Ayrıca, fiberoptik kablo hat teçhizatı da geliştirilip üretilmiştir. Zaman içinde bu cihazların yeni nesilleri de geliştirilmiştir. Analog R/L Sistemleri, PTT ARLA döneminde yapılan bir lisans anlaşması altında TELETAŞ zamanında üretime girmiş ve çeşitli kapasitede R/L sisteminden önemli sayıda ürünler üretilerek işletmeye verilmiştir.
PTT ARLA ile TÜBİTAK-MAM arasında çeşitli konularda işbirlikleri vardı. Bu çerçevede, MAM’da PTT ARLA için 30 kanallı bir PCM Sistemi geliştirilmesi için prensip anlaşmasına varıldı ve 1974 yılında PTT Genel Müdürlüğü ile TÜBİTAK arasında bir sözleşme imzalandı. Çeşitli sebeplerle PCM30’un geliştirilmesi gecikti ama sonradan çok olumlu sonuçlar alındı. Bu sistemler ilk defa santraller arası fonksiyonların çoğaltılması amacıyla kullanıldı. MAM’da ilk PCM30’un geliştirilmesini takiben bütün PDH ailesi de geliştirildi. PCM30 sisteminde Türkiye’de ilk olarak ASIC (Uygulamaya özgü tüm devre) kullanılarak cihazın tek plaket üzerine yerleştirilmesi sağlandı.
1985 senesinde PTT artık telefon santrallerini sayısallaştırma yoluna gitti. Aynı yıl NETAŞ, kendi ana firması olan yabancı firmanın geliştirmiş olduğu DMS ve PBX sistemleri ile ilgili bir lisans anlaşması yaptı. PTT’de, TELETAŞ’tan böyle yeni bir ikinci bir kaynak yaratmasını istedi. TELETAŞ’ da yaptığı incelemeler sonucunda PTT’nin de muvafakatini alarak Belçikalı BTMC firması ile bir lisans anlaşması yaparak Sistem 12’nin Türkiye’de imalatını sağladı. Ayrıca BTMC’in Venturer tipi telefon makinesi imalatına da başladık. TELETAŞ, transmisyon sistemlerine ilaveten switching sistemleri üzerinde de araştırma yapmaya başladı. Daha sonra Levent adını alacak olan bir sayısal telefon santralı geliştirilmesi için karar aldık. Çünkü Sistem 12 üzerinde kazanılan tecrübeler ile 3 kademede bir sayısal santral ailesi meydana getirmeye başlamıştık. Bunlardan ilki 250 aboneye kadar hizmet verecek olan bir küçük santraldi. Diğeri ise, 250 ile 2 hatta 3 bin hatta kadar çıkabilen bir santraldi. Daha sonra Hitit telefonunu geliştirdik ve PTT’ye bir iki sevkiyat yaptık.
PTT-ARLA ve TELETAŞ’ın hayatında PCM sistemleri ailesinin çok özel ve önemli bir yeri vardır. 1970’li yıllarda başlayan bu birlikte yaşama ve geliştirme çalışmalarının son aşamasının 1988 yılında uygulamaya özgü tümleşik devreler (ASIC) geliştirerek sistemin tek bir plaket üzerine yerleştirebilir duruma getirilmesi oldu. Bu sistem, Türkiye’de geliştirilen bir cihazın bünyesine giren ve Türk mühendisleri tarafından geliştirilen ilk ASIC devredir.
Şimdi bu arada yarı iletkenler için söyleyebileceğim bir şey, Prof.Dr. Duran Leblebici’nin 1974 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nde kurduğu bir mikroelektronik laboratuvar vardı. Onun desteğiyle TELETAŞ, kalın film mikroelektronik basamağı olan kalın film teknolojisine sahip oldu ve bundan çok faydalandı. Bütün ürünlerine bu teknolojiyi entegre ederek onları kullandı, hem daha ekonomik oldu ve böylece ilk cihazlar temin edildi. Bizden sonra, yani TELETAŞ’tan sonra ASELSAN’da aynısını tatbik etti. Ama şunu belirtmek isterim ki, haberleşme cihazları sanayi gerçekten başarılı olmuştur, bunu görmek için şu manzaraya bakmak yeterli: Şimdi önce söylediğim telefon yoğunluğu 0,2, 10-15 sene telefon almak için bekleyenler var. Bu noktadan başlıyor ve telefon yoğunluğunun aile başına 1, yani yüzde 25’e çıkarılacak seviyeye kadar geliyor. Telefon yoğunluğunun 1’e ulaştığı ilk sene 1970’dir ki 1965-70 arası da, Türkiye’de haberleşme cihazları sanayi için altın dönemdir. Bu dönemde otomatik olarak şehirlerarası arama durumuna geçilmiş oldu. Şehirlerarası konuşmaların otomatik olduğu bir dönem oluştu. Bu da yine yerli sanayinin başarısıdır. O kötü kaliteler ortadan kalktı, bunlar hakikaten büyük başarıdır.
Evet, Türk elektronik sanayiden bahsederken TESİD’den, yani Türk Elektronik Sanayicileri Derneği’nden bahsetmemek olmaz. Bu dernek, 1989 yılında 24 kurucu ortağın katılımıyla kuruldu ve ilk ismi ESİM’di, çünkü o tarihlerde Türk kelimesini kullanmak müsaadeye tabiydi. 1992’de Bakanlar Kurulu karalıyla müsaade alındı ve ESİM, TESİD oldu. Zaman içinde Türkiye’deki elektronik sanayi alanındaki sanayicilerin çoğu bu derneğe üye oldular. Dernek, o tarihlerde yapılmakta olan beş yıllık kalkınma planlarında, elektronik sanayisiyle ilgili raporların hazırlanmasında daima ön planda rol oynadı. Fikret Yücel, ESİM Vakfı’nın kuruluşunda yer aldı. Yine Prof.Dr. Duran Leblebici ve Fikret Yücel’in öncü gayretleriyle 1989 yılında İTÜ ETA Vakfı, yani İTÜ İleri Elektronik Teknolojileri Araştırma ve Geliştirme Vakfı kuruldu. Vakfın ilk amacı, çok hızlı bir gelişme içinde olan ve yakın gelecekte elektronik cihaz ve sistemler için vazgeçilmez bir teknoloji olacağı anlaşılan “Uygulamaya Özgü Tümdevre” (Application Spesific Integrated Circuit-ASIC) teknolojisinin Türkiye elektronik sanayiine kazandırılmasına yardımcı olmak olarak tanımlandı. 1991 de İTÜ-KOSGEB Teknoloji Geliştirme Merkezi’nde faaliyete geçen İTÜ-ETA ASIC Tasarım Merkezi 2004 yılına kadar elektronik sanayii kuruluşlarına ASIC teknolojisi alanında eğitim ve danışmanlık hizmetleri verdi, ayrıca bu kuruluşların yeni ürünleri için gerekli olan ASIC’lerin tasarımlarını yaptı. Burada NETAŞ vardı, TELETAŞ vardı, BEKO, VESTEL ve SİMKO vardı. TÜBİTAK-MAM içinde 1983’te TESTAŞ AR-GE (YİTAL) birimi kuruldu. TESTAŞ’ın İstihdam Kalkınma Bankası’ndan aldığı kredinin bir bölümüyle o laboratuvar açıldı, donatıldı, çalışır hale geldi. Daha sonra bu laboratuvarın gelişmesi için İTÜ ETA Vakfı, Prof.Dr. Duran Leblebici ve Fikret Yücel de destek oldular.
Türkiye’de ilk elektronik sanayinin kurulmasıyla ilgili somut iki girişimden bir tanesi TESTAŞ’tır, bir tanesi de TELETAŞ’tır. TELETAŞ, sistem 12 çiplerinin yapılmasını amaçlıyordu. Fikret Yücel, sistem 12’deki çiplerin üretilmesini amaçlayan projeyi düşündüğünde, bunun fizibilitesini, doktorasını İngiltere’de yapmış olan Uğur Çilingiroğlu’na yaptırdı, yani teknolojiyi bilen birine. Uğur Çilingiroğlu, dijital telefon santrallerinde kullanılan tümdevrelerin Türkiye’de imal edilebilmesi için bir tesis kurulması fizibilite çalışması yaptı. Ayrıca, bu projenin yürütülmesi için ekip kurdu. Ekip’te Uğur Çilingiroğlunun yanı sıra, doktorasını Viyana’da yapmış olan Zafer İncecik, doktorasını Amerika’da South Carolina’da yapmış olan Volkan Özgüç ve bir de doktora yapmamış olmakla beraber TESTAŞ’ın elemanıyken Amerika’da ve Japonya’da teknoloji üzerine staj görmüş olan Levent Akkan bulunuyordu. Yani o ekip çalışması günün dünya standartlarında idi ve bu devam ettirilebilseydi bu birikim Türkiye’nin ilerde kurulacak olan mikro elektronik sanayinde çok iyi bir kadronun temel altyapısını, insan altyapısını oluşturacaktı.
O kültür aslında YİTAL’in kurulmasında da çok etkili oldu. YİTAL aynı zamanda Ankara’da kurulmakta olan TESTAŞ transistör ve entegre fabrikasının Ar-Ge birimi olarak planlanmıştı. TESTAŞ’ın Ankara’daki fabrikasının amacı da öncelikli olarak Türkiye elektronik sanayiinde kullanılan transistör ve entegre devrelerin Türkiye’de yapılmasıydı. YİTAL’in AR-GE kuruluş çalışmaları 3 sene içerisinde tamamlandı ve 1983 yılının Nisan ayında ilk deneme üretimi başarıyla gerçekleşti. Ülkemizde elektronik sanayinin gelişmesi için 1988’de alınan projelerden bir tanesi de NATO SfS programı’dan alınan “Silicon LSI/VLSI Circuits Fabrication Technologies” adlı projedir. NATO’nun Science for Stability programı, rahmetli Nimet Özdaş’ın Genel Sekreter Yardımcısı olduğu dönemde kurulmuş bir organizasyondu. Rahmetli Nimet Özdaş’ın 1973-1979 yılları arasında NATO Bilimsel İşler Genel Sekreter Yardımcılığı ve NATO Bilim Komitesi Başkanlığı yaptığı dönemi içerir. Bu programın amacı da Türkiye, Yunanistan ve Portekiz gibi ülkelere teknoloji konusunda yardımcı olmaktı. NATO SfS programından ilk defa 600 bin dolarlık bir destekle yüksek teknoloji desteği alındı. Bu proje başarılı bir şekilde tamamlandı. Daha sonra NATO, birinci projenin çok iyi yürütülmüş olmasının etkisiyle zannediyorum, bir ileriki aşama için önerdiğimiz projeyi de kabul etti. Ama bir şartı vardı gerekli ödeneğin yarısı lokal sanayi kuruluşlarından alınacaktı. Bunun için Türkiye’deki sanayi kuruluşlarından 400 bin dolar tahsil edilmesi gerekiyordu. O tarihte büyük kısmı TELETAŞ’a ait olmak üzere, NETAŞ, BEKO ve SİMKO toplam 400.000 dolar civarında bir katkı sundular. Bu kaynaklardan yararlanılarak YİTAL’ in bipolar teknoloji için kurulmuş olan altyapısının MOS transistor ve tümdevreleri de gerçekleştirecek şekilde geliştirilmesi sağlandı. Bu projeden yararlanarak başlangıçta 3 mikron teknolojisi için geliştirilen teknoloji ve altyapı bir kademe aşağıya, 1,5 mikrona çekilerek başarıyla sonuçlandı. Neticede 1998’de 1,5 mikron teknolojisiyle tümdevreler yapılmaya başlandı. YİTAL geçmişte yaşanan bazı engellere ve olumsuzluklara rağmen başarıyla yoluna devam edebilmiş bir kuruluştur.
Sonuç olarak PTT-ARLA ve TELETAŞ birçok üretim teknolojisini ve elektronik haberleşmede kullanılan elektronik cihazı Türkiye’ye kazandırmıştır. Bunlar arasında analog ve sayısal mültipleks sistemleri hiyerarşisi, AM ve FM telgraf mültipleks sistemleri, fiber optik kablolar için hat teçhizatı, küçük şehir santralleri, telefon makineleri, 10 MHz bandında çalışan 2-8 Mb/s hızında sayısal radyolar sayılabilir. Bunların hepsi PTT-ARLA ve TELETAŞ’ın özgün ürünleridir. Bunun dışında, lisansla ürettiği büyük şehir telefon santralleri, analog ve sayısal R/L sistemleri vardır. TELETAŞ’ın faaliyetleri sayesinde PTT Genel Müdürlüğü yatırımlarını muntazam ve dengeli şekilde yapmak imkânına kavuşmuş ve büyük bekleyen stoğunu eriterek istekleri kısa zamanda karşılar hale gelmiştir. Uzak mesafe haberleşmesinin otomatikleşmesi de bu sayede kazanılmıştır. Üretilen cihazlarda katma değer büyümüş ve telekomünikasyon yatırımlarının önemli bir bölümü Türkiye’ye özgü ürünlerle gerçekleştirilebilir hale gelmiştir.
Dijital Dönüşüm
İlk Sanayi Devriminde su ve buhar enerjisi kullanılıyor, İkinci Sanayi Devriminde su buharın yerini elektrik enerjisi alıyor, ama aynı devrim içerisinde Henry Ford’un üretim bandı fikri devreye sokuluyor ve böylece seri üretim fikri oluşuyor. Üçüncü Sanayi Devriminde ise, elektrik mekanik teknolojilerinin yerini dijital teknolojiler, sayısal teknolojiler alıyor. Haberleşme cihazları da sayısal hale geldiği için artık bilginin işlenmesi yanında, uzak yere nakledilmesi de mümkün oluyor kolaylıkla hızlı ve güvenilir bir şekilde. Yani teknolojinin gelişmesindeki çıkışı göstermek istiyorum. Şimdi bugünlerde, hatta daha evvel başladı, bir Endüstri 4.0, Dördüncü Sanayi Devrimi sözleri ediliyor ya, bizde bile konuşulması çok oldu. Bugün gelişmiş ülkeler bu gelişimin içine girmiş durumdalar, yani bunu içinde yaşıyorlar. Dördüncü Sanayi Devrimi, önümüzdeki 10-15 sene içerisinde gelişimini tamamlaması beklenen yeni bir sanayi strateji planı. Bu planda bir kere bütün üretim zincirinde olan her şey dijital hale gelecek, öyle bir akıllı sistem oluşturulmak isteniyor. Şimdi bunun sonucunda bu tedarik üretim, depolama, pazarlama, satış kademelerin hepsi bir araya toplanacak, entegre edilecek. Şimdi o büyük uluslararası firmalar eliyle dağıtılmış olan bu sistem tekrar bütünleşiyor ve bunun sonucu bizim gibi ülkelerin aleyhine olan fason imalat da ortadan kalkacak.
Şimdi biz ne yapıyoruz, 2017’de Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, TOBB, Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı, TÜSİAD, MÜSİAD’ın iştirakiyle bir Endüstri 4 platformu kurulmuş ve bu konudaki bütün işlemlerin bunun üzerinden geçirilmesi kararı verilmişti. 6 ay sonra Bakan değişti, şimdi bununla ilgili hiçbir şeyden bahsedilmiyor. Ama bu arada TÜBİTAK’ın bu konuyla ilgili bir neşriyatı var, TÜSİAD’ın neşriyatı var. Ama ben korkuyorum ki biraz evvel bahsetmiş olduğum bütün o devrimlerin dışında kalan ülkemiz, bunun da dışında kalabilir, maalesef bu endişeyi taşıyorum.
TELETAŞ’ın Özelleştirilmesi
Gelişen süreçlerde TELETAŞ’ta özelleştirme ve yabancılaştırma politikaları dolayısıyla yapılan yenilikler durmuş, sonraki mobil telefon projeleri için bir tek çivi bile çakılamamıştır, bunu da üzülerek söyleyeyim. 1993 yılında Alcatel’in şirketteki hisse oranı %65’e ulaştı. TELETAŞ’a, ortakları dahil, hiç kimse sahip çıkmadı. 1994 yılında ben de şirketten ayrıldım. Şirket, 2004 yılında Alcatel-Lucent (% 45) ve TCL (% 55) arasında bir ortak girişim oldu. 2005 yılında ortak girişim sona erdi ve TCL, Alcatel-Lucent Teletaş’ın yüzde 45 hissesini satın aldı. Böylece 2005 yılında şirketin çoğunluk hissesi TCL’ye geçti. 2016 yılı itibarı ile Alcatel- Lucent, Nokia’nın satın alımıyla Nokia bünyesine geçti. Alcatel Lucent Teletaş’ın yüzde 65’lik kısmı şu anda Nokia Corporation’a ait olup kalan yüzde 35’lik kısmı ise halka açıldı.
TELETAŞ’ın özelleştirilmesi zamansız ve hiçbir önlem alınmayıp gerekli koşullar ileri sürülmeden yapılmış olması dolayısıyla hatalıdır. Yabancı ortağın, başından beri amacı, lisansını verdiği teçhizata ait ara malları, abartılmış fiyatlarla satmak ve TELETAŞ aracılığı ile kendi ürünlerini Türkiye’de pazarlamak idi. Adeta, şirket bilançosu ile hiç ilgili değillerdi. Nitekim, şirket sermayesinde majoriteyi elde eder etmez, ilk yapılan, TELETAŞ’ın geliştirdiği küçük kapasiteli (2000 hatta kadar) telefon santralinin üretimini engellemek olmuştur. LEVENT ismi verilen bu santralin geliştirilmesi için TELETAŞ, TTGV’den destek almış, bununla ilgili sözleşme imzalanmış ve destek bir süreden beri kullanılmaya başlanmıştı. Sözleşme TELETAŞ’ın isteği üzerine, anlaşmaya uygun olarak, tazminat ödenmek suretiyle iptal edilmiştir. Sonradan, mobil telefon konusunun dışında kalınmasına sebep olundu. Bugün yetmiş milyona yaklaşan abone hacmindeki mobil telefon ağına Türk sanayisinin katkısı yok mertebesindedir. Bazı firmaların akıllı telefon geliştirmeye başlamaları memnuniyet verici ise de, çok geç kalınmıştır ve mevcut tablonun hızla değişmesi beklenmemelidir. Dijital telefon santrallerinde çok sayıda tümdevre kullanılıyor ve bunların bedelleri önemli rakamlara ulaşıyordu. Bunların imali için bir tesis kurulması hususunda yapılan girişim TELETAŞ ve NETAŞ’ın yabancı ortaklarının olumsuz tutumu dolayısıyla başarısızlıkla sonuçlandı. Kısaca, telekomünikasyon sanayisi alanında şirketlerin kendi çizgisinde değişip, gelişerek büyümelerinin önü kesilmiş, değişen teknolojiye uyum sağlamaları engellenmiştir. Sonuçta, 25 yıl öncesinde varılmış olunan noktanın çok gerisinde kalınmıştır.
TTGV’nin Kuruluşu
Yeri gelmişken, benim hayatımda bir başka yeri olan Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı’ndan da bahsetmek isterim. Ama evvela, Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı’nın kuruluş felsefesini anlatmak için bütün dünyada ve Türkiye’deki bazı gelişmeler hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Şimdi bilindiği gibi teknoloji ve bilim, evvela birbirinden ayrı olarak gelişmişler. Teoloji, tıp ve hukuk üniversiteler içinde yer almış, ama mühendislik ve teknoloji üniversiteler dışındaki kurumlarda gelişmiş bir süre. Ta ki mühendislik de üniversiteler bünyesi içerisine girdikten sonra teknoloji bilimsel temele dayanarak gelişmeye başlamış. Bilim ve teknoloji birbirlerine yardımcı olmuşlar ikisi gelişmekte, her biri, biri önüne bir üst basamağı ikram etmiş adeta. Evvela bilgi bir elektronik değer, bir varlık addedilmeye başlanmış ve ülkelerinin ekonomik büyüme hedefleriyle bilim teknoloji politikaları arasında gayet sıkı bir irtibat usule gelmiş. Bu gelişmeler sırasında 1963 yılında OECD, yani Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü, Frascati El Kitabını neşrediyor. Frascati El Kitabı, ar-ge’yle ilgili, yani araştırma-geliştirmenin tanımlarını yapıyor ve nasıl ölçüldüğünü ve ölçülebileceğini tarif ediyor. Şimdi burada enteresan nokta, Türkiye’nin de katılımıyla 20 ülke tarafından kurulmuş olan OECD ki 1961’de kurulmuş, 1963 senesinde böyle bir neşriyatta bulunması, biraz önce söylediğim ilişkinin ne kadar önemli olduğunu göstermesi bakımından önemli ve zikredilmeye değer. OECD bu defa 1992 senesinde Oslo El Kitabını çıkarıyor, Oslo El Kitabı da tamamen inovasyonla ilgili. İnovasyon nedir, nasıl ölçülür ve nasıl yapılır. Bir fikrin değer kazanan bir çıktıya dönüşmesi çok önem kazanıyor, yani buna inovasyon diyoruz. Şimdi Türkiye’ye gelince, Türkiye’de bilim ve teknoloji geliştirmenin bir politika olarak kabulünün planlı döneminin de 1963’te TÜBİTAK’ın kurulmasıyla başladığını kabul edebiliriz. Daha sonra 1972’de Marmara Araştırma Merkezi(MAM) kurulmuş, daha sonra Yükseköğretim Kanunu çıkarılmış ve bütün yükseköğretim kurumlarının bir bütün olarak ele alınması sağlanmıştır. Nihayet 1982-83 senesinde, rahmetli Nimet Özdaş’ın öncülük etmesiyle 1983-2003 Türk Bilim Politikası çıkarılmış, yayınlanmış ve bunun içinde Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu yer almıştır. Şimdi bu Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı’nın kurulmasından önce dünyadaki ve Türkiye’deki kısaca gelişmeyi çok özet olarak takdim etmiş bulunuyorum.
TTGV, Teknoloji geliştirme ve inovasyon faaliyetlerinin desteklenerek güçlendirilmesi amacı ile 1991 yılında kuruldu. TTGV nasıl kuruldu kısaca anlatayım. TTGV’nin kuruluşu, Teknoloji Geliştirme Projesi isimli bir projenin Dünya Bankası tarafından Türkiye’ye tetiklenmesi ile oldu. Bu proje için Türkiye Cumhuriyeti ile Dünya Bankası arasında 100 milyon dolarlık bir kredi sözleşmesi imzalandı. Bu projenin iki ana hedefi vardı; birincisi, Türkiye’de metroloji, standart, kalite ve ölçü sisteminin dünyadaki gelişmiş seviyeye çıkarılması. İkincisi de, endüstriyel teknoloji geliştirme konusunda özel sektörün desteklenmesi. Aslında projenin başka hedefleri de vardı, mesela bir tanesi de risk sermayesi kurulması. O tarihte risk sermayesi kurmaya Türkiye’deki mevzuat uygun olmadığı için bundan vazgeçildi. Bir başka ayağı da görevlerini yerine getirebilmesi için TÜBİTAK’a yatırım takviyesinde bulunmaktı. Bu 100 milyon dolar, bu projeler arasında taksim edilmiş, bunun 50 milyon dolara yakın bir kısmı bu özel sektöre endüstriyel projesi geliştirmesi konusunda destek vermek üzere bir vakıf kurulmasına karar verilmiş ve o vakfa tahsis edilmiş, işte Türkiye Teknoloji Vakfı bu amaçla kurulmuştu; kuruluşu ve kaynağı budur.
Şimdi TTGV kurulduktan sonra neler yaptı oraya da değineceğim. TTGV, çok sayıda endüstriden gelen, sanayicilerden gelen teknoloji geliştirme projelerini desteklemiş bulunuyor. Bu işini yaparken, Türkiye’de bir inovasyon sisteminin kurulmasında büyük faydası olmuş, bir katkısı olmuştur. İlk projelerin desteklenmesini başlatmış. Startup projelerine destek vermiş. Yeni şirketler ortaya çıkmasını sağlayacak Teknoloji Yatırım Anonim Şirketi diye kurduğu bir şirket eliyle böyle yeni şirketler ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bunlar kadar önemli olan ve o zamana kadar bir türlü kurulamayan 1994 yılında Türk Patent Enstitüsü’nün kurulmasında, 1999 yılında TÜRKAK’ın kurulmasında ve 2001 yılında Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanununun çıkarılmasında büyük faydası olmuştur. Bu konularda rahmetli Akın Çakmakçı’nın ve Sahir Çörtoğlu’nun emeklerini ve hizmetlerini anmadan geçemeyeceğim.
KAYNAK: YERLİ VE MİLLİ ÜRETİME ADANMIŞ ÖMÜRLER-4, Dr. İlhami Pektaş, ARUS Yayınları-7, 2025.