BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI : ÜLKE EKONOMİLERİ NASIL ELE GEÇİRİLİR

JOHN PERKİNS ” Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları”  kitabında şunları itiraf ediyor.

Kendi otomobilini üretemeyen ülkeye borç verip otobanlar yaptırırız. Sonra onlara arabalarımızı satarız. Sonra bankalarını satın alırız. O bankalardan halka ucuz krediler verip daha çok araba almalarını sağlarız. Böylece verdiğimiz o krediyi arabamızı satarak geri alırız, hem de faiziyle. O ülkeye dünya bankası ya da kardeş kurumlardan kredi ayarlarız. Ayarlanan kredi “ASLA” o ülkenin hazinesine gitmez. O ülkede ‘proje‘ yapan bizim şirketlerimizin kasasına girer. Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar, kara yolları, köprüler, dev havayolları yapılır. Aslında insanların işine yaramayan bir yığın beton. Bizim şirketlerimiz kazanır o ülkedeki birileri de nemalandırılır. Toplum bu düzenekten hiç birşey kazanmaz. Ama ülke büyük bir borcun altına sokulmuş olur.
Bu o kadar büyük bir borçtur ki ödenmesi imkansızdır.
Plan böyle işler. Sonunda ekonomik danışmanlar/tetikçiler olarak gider onlara deriz ki; “Bize büyük borcunuz var ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü satın, doğal gazınızı, madenlerinizi bize verin, askeri üslerimize yer gösterin, askerlerinizi birliklerimize destek olmaları için savaştığımız bölgelere gönderin, Birleşmiş Millletler de bizim için oy verin! Stratejik kurumlarınızı, Elektrik, su, kanalizasyon sistemlerinizi özelleştirin! Onları Amerikan şirketlerine ya da diğer çok uluslu şirketlere satın…”  deriz.

Böylece Sosyal hizmetleri, teknik sistemleri, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını hatta adli sistemleri ele geçiririz. Tüm ülkeyi kuşaklar boyu bankalarımıza borçlandırır, ekonomide karışıklık,  krizler ve darbeler çıkarırız. Bu, ikili, üçlü, dörtlü darbeler serisidir.”  Böylece ülkeyi kontrol altına alırız.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirilen yeni sömürge kurumlarının temelleri esasında 20. yüzyılın başlarında, sömürgecilikte deneyimli olan İspanya ve İngiltere tarafından atılmıştır.

Her iki sömürgeci devlet sömürdükleri ülkeleri kendilerine daha bağımlı hale getirmek için uzun vadeli borçlandırma yoluna gitmişlerdir (Sönmez, 1998). İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik ve politik dengelerin değişmesi ve ABD’nin yeni güç odağı olarak ortaya çıkması küresel ekonomik sistemin yeniden yapılandırılmasını gündeme getirmiştir.

İşte bu yeniden yapılanma döneminde ABD ve onun öncülüğündeki gelişmiş ekonomilere sahip ülkeler modern sömürge kurumlarını tesis etmişler ve tesis ederken de sömürgecilik tarihlerindeki uygulamaları örnek almışlardır. Kitap içerden bir sesin ABD’nin küresel imparatorluğunu inşa ederken hangi araçları ve güçleri ne şekilde kullandığını göstermesi bakımından önemlidir (öyle ki kitabın yayınlanmasından cesaret alan diğer ekonomik tetikçilerde benzer itiraflarda bulunmuşlardır).

Yazarın itiraflarından ve tespitlerinden yola çıkarak ABD’nin üç gücü zamanında ve etkin bir biçimde kullanarak küresel imparatorluğunu nasıl kurduğunu görmekteyiz.

Bu güçlerden birincisi ekonomik güçtür. Ekonomik gücün benzer işlevlere sahip farklı kurumları dünyanın farklı coğrafyalarındaki benzer faaliyetleri imparatorluğun çarklarının durmadan çalışmasını sağlamaktadır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yıkılan ülkelerin inşa edilmesi ve geri kalmış ülkelerin/bölgelerin kalkındırılması için finans problemini çözecek IMF, Dünya Bankası, vb. kurumlar oluşturulmuştur.

Daha sonra hangi ülkelerin kalkındırılacağı tespit edilmiştir. Yani geri kalmış herhangi bir ülke için kalkınma programı uygulamak yerine potansiyel kaynaklara sahip hedef ülkeler bu programlara dahil edilmişlerdir. Kalkındırılacak hedef ülkelerin stratejik konumu (Panama Kanalı, Kolombiya), önemli yeraltı (Suudi Arabistan, İran, Venezuella) ve yer üstü kaynaklara (Ekvator, Endonezya) sahip olması ABD’nin kalkınma programları hazırlamak için aradığı temel özelliklerdir.

Hedef ülkeler belirlendikten sora o ülkenin ihtiyaçlarının belirlenmesini sağlayacak fizibilite çalışması yürüten danışmanlık firmaları o ülkelere gönderilerek gerekli çalışmaları yapmaktadırlar. Buradan itibaren NSA (Ulusal Güvenlik Birimi) tarafından yetiştirilmiş ve ABD devleti ile resmi ilişkisi hiçbir zaman ispatlanamayacak ancak resmi olarak bağımsız firmalarda çalışan ekonomik tetikçiler devreye girmektedir.

Ekonomik tetikçiler fizibilite çalışmalarını firmalarına ve ABD’nin çıkarlarına göre manipüle etmektedirler ve manipüle etmeleri istenmektedir. Bu manipülasyon sayesinde alt ve üst yapı hizmeti alacak olan hedef ülkeler çoğunluğu ABD menşeili firmaları finanse etmek için yöneticilerinin ABD tarafından belirlediği IMF ve Dünya Bankası’nın kapısını çalacaklardır.

Böylece manipüle edilerek normalden birkaç kat daha fazla ihtiyaç tespiti ile hedef ülkeler almadıkları ya da almayacakları hizmetin bedelini geniş zaman dilimine yayılmış yüksek faizli ve hiçbir zaman vadesi gelmeyen borçlarla köleleştirilmektedirler. Kalkınma ve refah adı altında sömürülen hedef ülkelerin idarecileri ise gerek ABD firmaları gerekse devleti ile yakın ilişkide olan kişilerden oluşmaktadır. Lakin bu kişiler ABD çıkarları ve politikaları ile ters düşerse ikinci aşamaya geçilmekte ve politik güç devreye sokulmaktadır. ABD ile ters düşen hedef ülkenin yöneticileri önce rüşvet ile itaat altına alınmaya çalışılmakta, şayet bu başarılı olmazsa o idareciler başta medya gücü ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırılmaktadırlar.

Kıskaca alınan hedef ülke hükümetleri diz çökmediği takdirde yazarın “çakallar” olarak nitelendirdiği CIA devreye girmektedir. CIA, İran ve Mısır örneklerinde olduğu gibi ya dolaylı olarak (askeri ya da siyasi darbelerle) ya da hiçbir zaman ispatlanması mümkün olmayan Panama ve Ekvator liderlerinin kopya kazalarla ölmeleri/öldürülmeleri gibi faaliyetler ile görevini yerine getirmektedir. Böylece hedef ülkenin sorun yaratan yöneticileri devre dışı kalır ve onların yerine ABD ile iyi geçinen kukla yönetimler gelir (1953’te İran’da Musaddık’ın devrilmesi ve Şah Rıza Pahlevi’nin göreve gelmesi örneği). Fakat bu aşamada da CIA başarısız olur ve ABD’nin istediği olmazsa üçüncü güç ve son çare olan askeri güç devreye girer.

ABD’nin Soğuk Savaş Dönemi’nde edindiği bir kazanımın sonucu olarak diz çökmeyen hedef ülke önce yalnızlaştırılır. Yani o ülkenin bölgesel ve küresel ittifakları çözülmeye çalışılır. Bunun için ise Irak örneğinde olduğu gibi o ülkenin küresel bir tehdit olduğu sav’ı ortaya atılır ve bu sav çoğu uydurma olan düzmece rapor ve sözde delillerle desteklenir. Hedef ülkenin müttefikleri bu delillerle ikna edilir (ya da kandırılır) ve o ülke kamuoyu karşısında yalnızlaştırılır. Sonuçta hedef ülke askeri müdahaleye hazır hale getirilir ve işgal başlar. Hedef ülkedeki yönetim devrilir, yerine Irak ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi uyumlu yöneticiler getirilir. Geride ise savaş, yıkım, ölüm ve mülteciler bırakılır. ABD firmaları yıkımların imarı için sıraya girerken ordu işgal ettiği toprakları tekrar ekonomik tetikçilere bırakır.

Görüldüğü gibi yazarın itirafları aslında içinde yaşadığımız dünyada küresel ekonomik sistemin işleyişinin hiç te göründüğü gibi ahlaki olmadığını göstermektedir. Gelişmemiş ülkelere sözde kendi yarattıkları demokrasi, refah, kalkınma ve evrensel değerleri taşımak adına ahlak dışı her yolu deneyen gelişmiş ekonomilere sahip ülkeler, bunu tek bir amaç için yapmaktadırlar. Bu temel amaç ise kendi insanlarının mevcut refah düzeylerini korumaktır. Kendi insanlarının refah seviyelerini korurken bunu diğerlerinin kanı, canı, gözyaşı ve alın terleri üzerinden yapmaktadırlar. Fakat yazarın da belirttiği gibi kendi insanlarının önemli bir kısmı bunun farkında değildirler.

Kaynak :

  1. Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, Fatih Altuğ
    Giresun Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Coğrafya Bölümü, Giresun.
    John PERKINS (2015), Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları (Yirmi ikinci basım), (Çev. Murat Kayı), April Yayıncılık, İstanbul. (ISBN: 978-975-6006-03-0, 319 sayfa)
  2. Sönmez, S. (1998). Dünya Ekonomisinde Dönüşüm Sömürgecilikten Küreselleşmeye. (2. Baskı). Ankara: İmge.