ASIL MESELE İNSAN KALABİLMEK
Bugün daha büyük evlerde, daha küçük hayatlar yaşıyoruz.
Dünyanın öbür ucundaki insana saniyeler içinde ulaşabiliyor, yan dairemizde kimin yaşadığını bilmiyoruz. Daha çok konuşuyor, daha az dinliyoruz. Daha çok şeye sahip oluyor, sahip olduklarımızı kaybetmemek için daha çok çalışıyoruz.
Şehirler yükseliyor.
Binalar yükseliyor.
Servetler büyüyor.
Fakat insanın insana mesafesi de büyüyor.
Belki de çağımızın asıl sorusu ne kadar ilerlediğimiz değil, ilerlerken neyi geride bıraktığımızdır.
İnsanın ilk evi ana rahmidir. Küçük, karanlık ama güvenli… Belki hayat boyunca yaptığımız bütün evlerde farkında olmadan o ilk duyguyu arıyoruz: korunmayı, ait olmayı, huzuru.
Bu yüzden ev yalnızca dört duvar değildir.
İnsan dış kapıyı kapattığında dünyadan biraz çekilir; kendine, ailesine, mahremiyetine döner. Sezai Karakoç’un Yitik Cennet çağrışımıyla söylersek, belki de ev insanın dünyada yeniden kurmaya çalıştığı küçük cennetidir.
Ama sonra bir şey değişti.
Evin değerini bırakıp fiyatını konuşmaya başladık.
Eskinin küçük evlerinde kalabalık hayatlar yaşanırdı. Bir oda birçok işe yarar, bahçe insanı toprağa, çocukları sokağa, komşuyu komşuya bağlardı.
Bugün metrekare büyüdü; hayat parçalandı.
Evi yuva olmaktan çıkarıp ekonomik bir varlığa, yatırım aracına, statü göstergesine dönüştürdük. İnsan yıllarca bir eve sahip olmak için borçlanıyor; sonra o borcu ödeyebilmek için evinde yaşayacağı zamanı çalışarak tüketiyor.
Ortaya tuhaf bir denklem çıkıyor:
Eve sahip olmak için ömrümüzü harcıyor, sonunda sahip olduğumuz evde yaşayacak zamanı kaybediyoruz.
İşte ekonomi bir yerde psikolojiye dönüşüyor.
Çünkü insan yalnızca sahip olduklarına değil, uğruna bedel ödediklerine de bağlanıyor.
Bir şeye ne kadar para, zaman, emek ve itibar harcarsak ondan vazgeçmek o kadar zorlaşıyor.
Ekonomi ve davranış bilimleri buna batık maliyet yanılgısı diyor.
“Bu kadar geldik, artık dönemeyiz.”
Sonra yanlış olduğunu fark ettiğimiz hâlde biraz daha para, biraz daha zaman, biraz daha enerji harcıyoruz.
Bu kez bağlılığı tırmandırıyoruz.
Oysa dün ödediğimiz bedel, yarın vereceğimiz yanlış kararı doğru yapmaz.
Edward de Bono’nun güçlü benzetmesi tam burada anlam kazanır:
Aynı çukuru daha derin kazmak, bizi başka bir yere götürmez.
Ama biz bunu yalnızca yatırımlarda yapmıyoruz.
Fikirlerimizde de yapıyoruz.
Evde tartışıyoruz, işte tartışıyoruz, siyasette tartışıyoruz, sosyal medyada tartışıyoruz.
Masaya çoğu zaman düşünmek için değil, haklı çıkmak için oturuyoruz.
Karşımızdaki konuşurken onu anlamaya değil, vereceğimiz cevaba hazırlanıyoruz. Kendi fikrimizi destekleyenleri görüyor, aksini söyleyenleri dışlıyoruz.
Sonra masaya hangi fikirle oturduysak onunla kalkıyoruz.
Peki hiç kimsenin fikrinin değişmediği bir konuşmada gerçekten düşünmüş mü oluyoruz?
Belki de düşünmenin en zor cümlesi şudur:
“Ben yanılıyor olabilirim.”
Çünkü insan fikrine yatırım yaptıkça, fikrini değiştirmeyi yenilgi zannediyor.
İşte psikolojinin siyasete dönüştüğü yer de burası.
Kendi fikrine şüpheyle bakamayan insan, gücü eline aldığında kararına da şüpheyle bakmaz.
İtirazı tehdit, eleştiriyi düşmanlık, danışmayı zayıflık olarak görmeye başlar.
Ve makam büyüdükçe yanlışın maliyeti de büyür.
Bundan yaklaşık bin yıl önce Keykâvus, oğlu için yazdığı Kâbûsnâme‘de aslında son derece basit şeyler söylüyordu:
Bilene danış. Acele etme. Kibirlenme. Ehliyetsize iş verme. Güçlünün zayıfı ezmesine izin verme. Halkı yoksullaştırma. Korku değil güven oluştur. Adaletten ayrılma.
Bin yıl geçti.
Tahtların yerini makamlar, fermanların yerini yönetmelikler, kervanların yerini küresel tedarik zincirleri aldı.
Ama insanın güç karşısındaki imtihanı pek değişmedi.
Demek ki mesele sadece yönetim sistemi değil.
Mesele insan.
Ve insan yaşadığı mekândan bağımsız değil.
Coğrafya yalnızca dağların, nehirlerin ve sınırların bilimi değildir; insanın hayatını kurduğu zemindir.
Nasıl şehirler kurarsak, zamanla öyle insanlar üretiriz.
Çocuğun toprağa değemediği, yaşlının yürüyemediği, insanların karşılaşmadan evlerine girdiği, pencerelerin birbirine baktığı ama insanların birbirinin yüzüne bakmadığı şehirler yalnızca mimari tercihler değildir.
Bunlar aynı zamanda sosyolojik tercihlerdir.
Çünkü mekân ilişkiyi biçimlendirir.
Mahalle kaybolursa karşılaşma azalır.
Karşılaşma azalırsa tanışıklık azalır.
Tanışıklık azalırsa güven azalır.
Güven azalınca toplum, aynı yerde yaşayan fakat birbirine ait hissetmeyen insanların toplamına dönüşür.
Bugün kaybettiğimiz doğallığı “organik” pazarlarda arıyoruz.
Organik domates…
Organik yumurta…
Organik ekmek…
Peki ya ilişkilerimiz?
Dostluğumuz ne kadar organik? Komşuluğumuz ne kadar organik? Soframız, sohbetimiz, dayanışmamız ne kadar organik?
Dünyayla bağlantımız hiç bu kadar güçlü olmamıştı.
Ama belki birbirimizle bağımız da hiç bu kadar kırılgan olmamıştı.
Mesele geçmişi romantikleştirmek değil.
Eski evlere dönmek, teknolojiyi bırakmak, şehirleri küçültmek de değil.
Mesele ilerlemeye karşı çıkmak hiç değil.
Mesele, ilerleme dediğimiz şeyin hesabını doğru tutmak.
Çünkü her büyüme gelişme değildir.
Her pahalı ev yuva değildir.
Her yüksek bina iyi şehir değildir.
Her uzun süren yatırım doğru yatırım değildir.
Her çok konuşan haklı değildir.
Her güçlü olan büyük değildir.
Ve bazen devam etmek cesaret değil, vazgeçememektir.
Belki de bir toplumun gerçek gelişmişliği tam burada ölçülür:
Ekonomisini büyütürken insanın hayatını küçültmemesinde…
Şehirlerini yükseltirken insanları birbirinden uzaklaştırmamasında…
Fikirlerini savunurken hakikati kaybetmemesinde…
Ve gücü eline aldığında adaletten vazgeçmemesinde.
Çünkü medeniyet yalnızca daha fazlasını inşa edebilme kabiliyeti değildir.
Neyi inşa ederken neyi yıktığımızı fark edebilme irfanıdır.
Belki de bugün yeniden inşa etmemiz gereken ilk şey şehirlerimiz, evlerimiz veya kurumlarımız değildir.
Önce düşünme biçimimizdir.
Çünkü dünyayı büyütmeyi öğrendik.
Şimdi asıl soru şu:
Bütün bunları yaparken insanı da büyütebildik mi?
KAYNAK: Dr. Ercan DEĞER