AYAKTA KALMA MÜCADELESİ
Türkiye dahil bir çok ülke bugün yalnızca ekonomik bir kriz yaşamıyor.
Daha derin, daha sessiz ve daha tehlikeli bir kırılmanın içinden geçiyor.
Bu kırılmanın adı; kurumsal yorgunluk, toplumsal güvensizlik, liyakatsızlık, psikolojik ve toplumsal rahatsızlıkların artması ve hafıza kaybıdır.
Çünkü bazı dönemlerde ülkeler yalnızca fakirleşmez… Aynı zamanda zihinsel, ruhsal ve ahlaki olarak da çökmeye başlar. Bugün sokakta yürüyen milyonlarca insanın ortak hissi tam olarak budur:
“Tükenmişlik.”
Sabah işe yetişmeye çalışan beyaz yakalı da, fabrikasında maliyet hesabı yapan sanayici de, borçla üretmeye çalışan çiftçi de, üniversite sınavına hazırlanan genç de aynı soruyu soruyor:
“Bu kadar çabaya, mücadeleye rağmen neden hâlâ rahatlayamıyoruz?”
Çünkü artık mesele yalnızca para kazanmak değil.
Hayatı sürdürebilmek.
Bugün Türkiye’de insanlar geleceğini planlayamıyor. Sadece bugünü kurtarmaya çalışıyor.
Şirketler büyüme stratejisi hazırlamıyor. Nakit akışını kaybetmemeye çalışıyor.
Sanayici yatırım konuşmuyor. Borçların vadesini konuşuyor.
Orta sınıf tasarruf planı yapamıyor. Aşağı düşme korkusuyla yaşıyor.
Gençler kariyer planlamıyor. Yurt dışına gitmenin yollarını araştırıyor.
İşte bir toplum için en tehlikeli eşik tam olarak budur.
Çünkü insanlar çalışarak yükselebileceğine olan inancını kaybetmeye başladığında… Ekonomik sistem yalnızca rakamsal değil, psikolojik olarak da çökmeye başlar.
Bugün Türkiye’de yaşanan temel problem yalnızca enflasyon değildir. Asıl problem, ekonomik sistemin üretim ekonomisinden kopup “finansal hayatta kalma ekonomisine” dönüşmüş olmasıdır.
Bu çok ağır bir kırılmadır.
Çünkü güçlü ekonomiler üretimle büyür. Kırılgan ekonomiler ise borçla döner.
Son yıllarda dünya ekonomisinin temel hikâyesi de aslında buduR.
2008 krizinden sonra Amerika, Avrupa ve Çin piyasaları üretimle değil, likiditeyle ayakta tuttu.
Merkez bankaları tarihin en büyük parasal genişleme dönemini başlattı.
Pandemi ise sistemi tamamen değiştirdi.
Piyasaya kontrolsüz para verildi. Faizler bastırıldı. Borçlar arttı. Varlık fiyatları şişti.
Sonra dünya tarihin en büyük enflasyon dalgalarından biriyle karşılaştı.
Çünkü ekonomi doğanın kanunları gibi çalışır.
Gerçek üretim artmadan refah sürdürülebilir şekilde büyümez.
Karl Marx yıllar önce kapitalizmin bir noktadan sonra üretimden kopup finansallaşacağını söylüyordu.
Bugün tam olarak bunu yaşıyoruz.
Artık dünya:
Daha fazla üretmeden büyümek istiyor, daha fazla borçla sistemi çevirmeye çalışıyor, gerçek refah yerine algısal suni refah üretiyor.
Türkiye ise bu küresel kırılmayı çok daha sert yaşıyor.
Çünkü Türkiye’nin temel problemi hiçbir zaman yalnızca faiz olmadı.
Türkiye’nin asıl problemi: yüksek teknoloji üretememesi, katma değer oluşturamaması, enerjide dışa bağımlılığı, hukuki öngörülebilirlik sorunu, eğitimde kalite kaybı ve düşük kurumsal verimlilikti.
Buna rağmen uzun yıllar düşük faizle büyüme modeli denendi.
Sonuç?
Üretim ekonomisi güçlenmedi. Ama varlık fiyatları patladı.
Evler yatırım aracına dönüştü. Arabalar tasarruf hesabı oldu. Borsa enflasyondan kaçış alanına döndü.
Çünkü insanlar artık çalışarak zenginleşebileceğine inanmıyor.
Bir ekonomi için en tehlikeli psikolojik eşik budur.
Pierre Bourdieu buna “toplumsal sermaye kırılması” diyordu.
İnsanlar sistemin adil işlemediğine inandığında, kurallara olan bağlılık zayıflar.
İşte bugün Türkiye’de tam olarak yaşanan şey budur.
Liyakat yerine yakınlık konuşuluyor. Üretim yerine bağlantı konuşuluyor. Yetkinlik yerine erişim gücü konuşuluyor.
Yani: tanıdık, network, siyasi ilişki, bürokratik erişim ekonomik becerinin önüne geçiyor.
Bu yalnızca ahlaki problem değildir.
Doğrudan ekonomik çöküş nedenidir.
Çünkü güvenin olmadığı yerde yatırım olmaz. Öngörülebilirliğin olmadığı yerde uzun vadeli plan kurulmaz. Adalet hissinin zayıfladığı yerde beyin göçü hızlanır.
Bugün Almanya’nın gücü yalnızca sanayi değildir.
Kurumsal öngörülebilirliktir.
Bir Alman şirketi 15 yıl sonrasını planlayabiliyor. Türkiye’de ise birçok firma 3 ay sonrasını hesaplayamıyor.
İşte bu yüzden Türkiye’de reel sektör giderek “savunma ekonomisi psikolojisine” girdi.
Şirketler: • büyümeye değil küçülmemeye, • yatırım yapmaya değil ayakta kalmaya, • yeni fabrika kurmaya değil borç çevirmeye odaklanıyor.
Bu durum ekonomide verimlilik çöküşü yaratıyor.
Ama meselenin daha da tehlikeli tarafı başka.
Türkiye tarihinin en eğitimli genç nüfuslarından birine sahip… Ama aynı zamanda en umutsuz genç kuşaklarından birini yaşıyor.
Çünkü eğitim sistemi bilgi veriyor ama yön vermiyor.
Üniversiteler diploma dağıtıyor ama aidiyet üretmiyor.
Sosyal medya özgürlük hissi satıyor… Ama zihinsel bağımlılık oluşturuyor.
Telefonlarımız akıllandı… Ama insanlar daha kaygılı hale geldi.
Bilgi arttı… Ama bilgelik artmadı.
Bağlantılar çoğaldı… Ama yalnızlık büyüdü.
Modern çağın en büyük ironisi tam burada:
İnsanlık teknoloji olarak tarihin zirvesine çıktı… Ama zihinsel olarak büyük bir yön kaybının içine girdi.
Yapay zekâ çağındayız… Ama insanlar kendi geleceğini hesaplayamıyor.
Dijital devrim çağındayız… Ama gençler kendini giderek daha değersiz hissediyor.
Çünkü bugün modern insanın en büyük krizi ekonomik değil…
Ontolojik kriz.
Yani: “Bu sistemin içinde benim gerçek değerim ne?” sorusu.
Byung-Chul Han bunu “Yorgunluk Toplumu” olarak tanımlıyordu.
Eskiden insanlar baskıyla yönetiliyordu. Bugün ise performans baskısıyla tüketiliyor.
Modern insan artık zincirle değil, başarı zorunluluğuyla yoruluyor.
Daha başarılı ol. Daha görünür ol. Daha hızlı ol. Daha güçlü görün. Daha mutlu görün.
Ama bütün bu hızın sonunda toplum giderek içten içe çöküyor.
Antidepresan kullanımı artıyor. Tükenmişlik yaşı düşüyor. İnsanlar sürekli yorgun hissediyor.
Çünkü modern sistem insan bedeninden çok zihnini sömürüyor.
Ve belki de modern çağın en büyük problemi bilgi eksikliği değil…
Hakikatten uzaklaşma problemi.
Çünkü toplumlar bazen yoksulluktan değil, gerçeklikle bağlarını kaybettiklerinde çözülmeye başlar.
Roma’yı barbarlar yıkmadı önce… İçeride çürüyen sistem yıktı.
Osmanlı’yı yalnızca savaşlar çökertmedi… Kurumsal bozulma çökertti.
Bugün mesele yalnızca ekonomi değil.
Bir medeniyet organizasyonunun sürdürülebilirliği meselesi.
Çünkü insan sadece para kazanarak yaşayamaz.
Adalet ister. Aidiyet ister. Güven ister. Gelecek hissi ister.
Bunlar kaybolduğunda ise, en gelişmiş ekonomi bile toplumdaki huzursuzluğu gizleyemez.
Ve belki de bugün Türkiye’nin de dünyanın da asıl ihtiyacı yeni sloganlar değil…
İnsanı yeniden merkeze koyabilecek yeni bir medeniyet aklıdır.
Kaynak: Dr. Ercan DEĞER