HERŞEYİ BİLEN AMA ANLAMAYAN İNSAN

Sabahın yedisi, İnsanlar işe gidiyor..

Metroda insanlar yan yana oturuyor ama kimse birbirine bakmıyor. Herkesin başı eğik. Parmaklar ekranlarda kayıyor. Birinin karşısına savaş görüntüsü düşüyor, diğerinin karşısına borsa grafiği, ötekinin karşısına yapay zekâ ile üretilmiş bir video…

Bir çocuk açlıktan ölüyor. Bir şirket birkaç saniyede milyarlar kazanıyor. Bir ülkede seçim oluyor. Başka bir ülkede darbe konuşuluyor.

Ve bütün bunlar aynı ekranın içinde, birkaç saniyelik kaydırmalar arasında birbirine karışıyor.

Modern insanın trajedisi tam burada başlıyor.

Çünkü insanlık ilk kez bu kadar çok bilgiye ulaştı; ama aynı anda hakikate hiç olmadığı kadar uzaklaştı.

Fransız düşünür Jean Baudrillard yıllar önce şöyle diyordu:

“Gerçek artık yerini simülasyona bıraktı.”

Bugün yaşadığımız çağ tam olarak budur.

Gerçeklik ile algının birbirine karıştığı bir çağ…

Artık insanlar olayları yaşamıyor; içerik olarak tüketiyor.

Bir savaş haberi ile bir eğlence videosu arasında yalnızca birkaç saniye var.

Bu yüzden insan zihni giderek derinleşmiyor; parçalanıyor.

Çünkü insan beyni hakikati anlamak için değil, hayatta kalmak için evrimleşti. Sürekli uyarana maruz kalan zihin bir noktadan sonra savunma mekanizması geliştiriyor: hissizleşmek.

İşte çağımızın en büyük problemi budur.

Cehalet değil…

Duyarsızlaşma.

Mark Twain’in şu sözü belki de bugün hiç olmadığı kadar anlamlı:

“İnsanın başı bilmediği şeylerden değil, doğru bildiğini sandığı yanlışlardan derde girer.”

Çünkü artık bilgiye ulaşmak zor değil.

Asıl problem, hangi bilginin doğru olduğunu ayırt edebilmek.

Antik Yunan’da “medeniyet” yalnızca bilgiyle değil, ölçü kavramıyla tanımlanıyordu. Delphoi Tapınağı’nın girişinde yazan “meden agan” yani “hiçbir şeyde aşırıya kaçma” ilkesi, aslında bütün bir uygarlığın zihinsel omurgasını oluşturuyordu.

Bugün ise insanlık tam tersine sürükleniyor.

Tüketimde aşırılık… Bilgide aşırılık… Hızda aşırılık… Öfkede aşırılık… Güç arayışında aşırılık…

Ama en tehlikelisi:

Kanaatte aşırılık.

İnsanlar artık düşüncelerini geliştirmiyor; kimliklerini savunuyor.

Bu nedenle tartışmalar fikir üzerinden değil, aidiyet üzerinden yürümeye başlıyor.

Sosyolog Zygmunt Bauman buna “akışkan modernite” diyordu. Ona göre modern insan artık kalıcı anlamlar üretemiyor; sürekli değişen bir belirsizlik içinde yaşıyordu.

Gerçekten de bugün dünya büyük bir belirsizlik çağının içinde.

Ekonomik sistemler kırılgan… Demokrasiler yorgun… Hukuk sistemleri tartışmalı… Toplumlar kutuplaşmış durumda…

Ve bütün bunların merkezinde ortak bir kriz var:

Güven krizi.

Bugün insanlar yalnızca siyasetçilere değil; kurumlara, verilere, medyaya, hatta birbirine bile güvenmekte zorlanıyor.

Çünkü modern toplumun temel taşı olan “ortak gerçeklik duygusu” aşınmaya başladı.

Ekonomide de aynı kırılmayı görüyoruz.

İnsanlık tarih boyunca üretim krizleri, savaşlar ve finansal çöküşler yaşadı. Ancak ilk kez geniş kitleler aynı anda hem çalışıp hem fakirleşiyor.

Bu çok önemli bir kırılma.

Çünkü klasik ekonomik teoride çalışmak refah üretmeliydi.

Bugün ise milyonlarca insan daha fazla çalışmasına rağmen geleceğe dair daha büyük kaygılar taşıyor.

ABD devasa borç yüküyle büyüyor. Avrupa demografik yaşlanma problemiyle mücadele ediyor. Türkiye ise yüksek enflasyon, gelir dağılımı bozukluğu ve güven kaybı arasında sıkışıyor.

Üstelik ekonomik krizler artık yalnızca finansal değil; psikolojik sonuçlar da üretiyor.

İnsanlar yalnızca geçinememekten korkmuyor.

Düşmekten korkuyor.

Sınıf kaybetmekten korkuyor. Statü kaybetmekten korkuyor. Çocuklarının kendilerinden daha kötü bir hayat yaşayacağından korkuyor.

Belki de bu yüzden modern insan sürekli yorgun.

Çünkü yalnızca çalışmıyor…

Aynı zamanda sürekli hayatta kalmaya çalışıyor.

George Orwell’in 1984 romanında korku üzerinden kurulan bir denetim sistemi vardı. Aldous Huxley ise Brave New World romanında insanların haz ve dikkat dağınıklığıyla kontrol edileceğini anlatıyordu.

Bugün hangisinin daha doğru çıktığını düşünmek gerekiyor.

Çünkü modern insan baskıyla değil, dikkatinin parçalanmasıyla yönetiliyor olabilir.

Tam burada teknoloji devreye giriyor.

Teknoloji insanlığın en büyük başarılarından biridir. Tıptan iletişime, bilimden üretime kadar medeniyeti ileri taşıyan çok önemli bir araçtır. Ancak araç ile amaç arasındaki çizgi kaybolduğunda teknoloji insanı özgürleştirmek yerine insan davranışını şekillendiren bir mekanizmaya dönüşebilir.

Bugün algoritmalar yalnızca ne izleyeceğimizi değil; neye öfkeleneceğimizi, neyi konuşacağımızı ve hatta neyi önemli sanacağımızı da etkiliyor.

Bu nedenle mesele teknoloji değil aslında.

Mesele, teknolojiyi yöneten insanın niteliği.

Aynı sorun hukukta da karşımıza çıkıyor.

Bir toplumun hukuk sistemi yalnızca yazılı kanunlardan oluşmaz.

Hukuk aynı zamanda ahlaki kapasite meselesidir.

Çünkü aynı yasa, farklı insanların elinde tamamen farklı sonuçlar doğurabilir.

Siyasi baskılar… Kariyer hesapları… İdeolojik sadakatler… Kurumsal korkular…

Bütün bunlar hukuku adaletten uzaklaştırabilir.

İşte bu yüzden bugün yapay zekânın hukuk sistemlerinde nasıl kullanılacağı tartışılıyor.

Belki gelecekte yapay zekâ milyonlarca içtihadı saniyeler içinde analiz ederek daha tutarlı karar süreçleri oluşturacak.

Ama burada asıl soru şu:

İnsanlık neden adalet konusunda kendi vicdanına değil de algoritmalara güvenmeye başladı?

Bu soru yalnızca teknolojiyle ilgili değil.

Bu soru, modern medeniyetin ahlaki kriziyle ilgili.

Çünkü sorun artık yalnızca ekonomi krizi değil… Yalnızca demokrasi krizi değil… Yalnızca hukuk krizi de değil…

Sorun, insanın kendi iç merkezini kaybetmesi.

Belki de bu yüzden insanlar tekrar kitaplara dönüyor. Müzelere gidiyor. Geçmişi anlamaya çalışıyor.

Çünkü insan yalnızca bilgiyle yaşayamaz.

Anlama ihtiyacı duyar.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi:

“İnsan, zamanın içinde kaybolmuş bir mahluktur.”

Belki de çağımızın en büyük problemi tam olarak budur:

İnsanlık ilerledi…

Ama aynı hızda olgunlaşamadı.

Ve bir toplum uzun süre yalnızca hız, tüketim ve çıkar üzerinden yaşamaya başladığında…

Önce dil bozulur. Sonra kurumlar bozulur. Sonra adalet duygusu aşınır. En sonunda ise insanlar artık hiçbir şeyin gerçekten değişebileceğine inanmaz.

Bir medeniyetin gerçek çöküşü işte o anda başlar.

Sokaklar yıkıldığında değil…

İnsanların iç dünyası sessizce çöktüğünde.

Kaynak: Dr. Ercan DEĞER